Ailenizin Japonu!

Japonya'ya dair "kulaktan dolmayan" bilgiler

Japonya’da Üniversite Ortamları – 1. Bölüm


Lisans, yüksek lisans ve doktora yapma amacıyla Japonya’daki bir yüksek öğrenim kurumuna gelecekleri neler bekliyor… Nasıl bir ortam, ne tür bir alt yapı, ne tür bir eğitim sistemi, hangi tür sosyal şartlar vaad ediliyor? Yeni gelenlere neler sunuluyor? Hayat gerçekten pahalı mı? O yemeklerle millet nasıl hayatta kalıyor, hatta o kendini bilmezler o yemeklerle nasıl kilo alıyor? Kimler kimlerle takılıyor? Gokon nedir, nampa nasıl yapılır? temalı aklınıza gelen tüm sorularını cevapları iki bölümlük bu yazı dizisinde!

Bayinizden ısrarla isteyiniz…!

İlk kısım ciddi konular… “Kim kimle takılıyor” için Bölüm 2’ye yallah!

İlk bölüm: Üniversiteye girişten doktoraya akademik hayat.

Yazıp, savunabileceklerim biraz dar bir çerçevede bunu belirteyim… Japonya’nın en iyisi olduğu iddia edilen bir üniversitenin, en büyük araştırma enstitüsü ve bulunduğu yeleşkede geçen 5.5 yıl için konuşabilirim… Elbette diğer yerleşkeleri ve başka üniversiteleri de gördüm ancak onlar için ahkam kesmem bir turistin “raki guzel, yine gelejek ben” yorumu gibi sığ olacaktır… O nedenle yorumlar Todai – IIS, Komaba Research Campus II için…

Giriş

Hayat ne tuhaf arada 10000 km var ama burada da aileler bizdeki gibi…
“Çocuğum iyi bir ilkokula giderse, iyi bir ortaokula gider, oradan da iyi bir lise ve en nihayet Todai, sonra da iyi bir iş-eş-aş” mantığıyla çocukları ite kaka güttüklerinden, çocuklar daha hiç bir şeyi kavramamışken başlıyorlar koşturmaya! İyi bir devlet üniversitesine girebilmek, gelecekte rahat bir hayat sürebilmek için ilk önkoşulları sağlamaya kasıyorlar… Özel üniversitelerin liseden doğrudan öğrenci kabul etme durumları olsa da asıl akım, sınavla iyi bir okula yerleşmek…

İyi de nasıl bu sınav?

Japonya’da üniversite sınavları bizdekine yer yer benzese de temelde son sözü üniversitelerin söylediği bir yapıda… İlk turda ülke genelinde düzenlenen bir merkezi sınava giren öğrenciler lise müfredatından sorumlu. Japonca, sosyal bilimler, matematik, fen bilimleri ve İngilizce’nin tümünden sorumlular… Yani “dilci değilim” deyip, İngilizce yanıtlamamak yok… Hatta İngilizce sıralamada açık fark yaratan unsur.

Adaylar ilk aşamada aldıkları derece ile girmek istedikleri üniversitenin ilgili fakültesinin düzenlediği klasik yazılı sınava başvurabiliyorlar… Üniversiteye girmek için asıl bu sınavı geçme durumundalar… Klasik yazılı… Kalem-kağıt… Seçenek yok, cevaptan gidiş yok, salla gitsin yok, açıklayarak, düşünülenleri not ederek… Bilmem hatırlar mısınız bunların 1980 öncesi Türkiye’sinde de olduğunu…

Bizim test mantığıyla nasıl ters değil mi mühendislik için, sağlık bilimleri sorusu yanıtlamamak… Her neyse, sınavlarda fark yaratan alanlar ilk aşamada alınacak derece ve klasik sınavda seçilen alana yönelik hazırlık… Bunu başarmak için kişisel hazırlık olduğu gibi, dershaneler “juku” aynen bizde olduğu gibi öğrenci “eğitme” (kapma) yarışında, ha keza özel liselerin de pazarlaması bu yönde… Özel olan tüm ilk ve orta öğretim kurumları buradan nemalanıyor ya neyse…

Peki diyelim Todai’a girdik, bölümler belli mi?

Bizde Sabancı Üniversitesi’nin bir ara yapmaya çalıştığı “ilk 2 sene ortak, sonra yallah bölümlere” mantığı biraz modifiye ile burada da var… Ancak, öğrenciler 2. sınıfta ilk iki yıllık başarı durumlarına göre fakülte içinde bölüm seçebiliyorlar… Yani okula girdiğiniz anda seçtiğiniz bölümünüz değişmez gibi bir durum yok… Esnek ama rekabetçi bir yapı… Biraz da 2 yıl içinde öğrencinin aklı başında bir değerlendirme yapma zamanı oluyor bu durumda… Mesela değişen iş şartlarına göre hangi dalların daha gelecek vaat ettiğini değerlendirebiliyor öğrenci…

2005-2010 arası Todai mühendislik bölümlerinde en revaçta olan bölümlerin, -ülkenin biyoteknoloji ve genetik alanlarının üzerine titremesinden ötürü- Ziraat; çevre duyarlılığı nedeniyle de kimya ve malzeme olduğunu söylesem; elektronik devi bir ülkede aşırı doygun “elektroniğin” popülerliğinin en alt sıralarda olduğunu söylesem; bizim “Boğaziçi Endüstri mi iyi, ODTÜ Elektronik mi?” sarmalının ne kadar yanlış olduğunu, bilim politikalarının ne kadar gerekli olduğunu daha rahat kavrayabiliriz…

Alooo, sana diyorum Todai’a girdik, hayat nasıl?

Todai’a girmek demek, her öğrenciye -bölüm ne olursa olsun- “Bundan sonra hayatım garanti” rahatlığını veriyor… İş arama derdi, “Hangi şirkete başvursam acaba?” derdine dönüyor… İşte tam bu noktada sıkıntılar başlıyor.

Todai, Kyodai, Tohoku, Titech vb. en üst sınıf devlet üniversiteleri için alt yapı, olanaklar, kimlik, eğitim kalitesi, organizasyon, dış ilişkiler, öğrenci seviyesi gibi bir üniversitenin başarılı olması için kağıt üstünde gereken her şey var… Var, var olmasına ama öğrencilerin çoğunda da uzun dönemli hedef eksikliği, isteksizlik ve yılların getirdiği bir yılgınlık var…

İyi bir üniversiteye girmeyi kendine hedef olarak koymuş ya da düzen içinde bu hedefe yönlendirilmiş olanlar, uzun soluklu bir maratona çıkıp, maraton biter bitmez de yığılıyorlar… Yeni giren öğrencilerin maalesef büyük kısmı potansiyelini de “Ben üstüme düşeni yaptım” ruh hali içinde heba ediyor… Pek tabii aralarında idealist olanlar, çalışmayı sevenler, yılmayanlar, bilim insanı olma hevesindekiler, hayalperestler var. Sayıca azlar, ama varlar… Onlar ülke içinde fark yaratanlar zaten. Kimi bilime kendini adayıp, çığır açıyor, kimi hayallerinin peşinde yeni işler kuruyor, kimi de erkenden büyük bir şirkette sorumluluk kapabilmek için uğraşıyor…

Aslında öğrencilerin bakış açısını da ele almak lazım… Hayatlarının üniversiteye kadar olan bölümlerinde “semer vurulmuş yarış atları”, istediklerini sandıkları hayale, yani “hara”ya kavuşunca, kendilerini uzun süre kontrol edemiyor, oradan oraya koşturuyorlar. İlk yıl öğrenci kendini o topluluktan, bu kulübe, şu arkadaş grubundan, bu arkadaş grubuna savurup, derslerde de gerektiği kadar teneffüs yapıp, hayatına devam ediyor… İlk iki yıl bu özgür yaşam arasında “yahu biraz da ders çalışayım” diyenler zaten, yukarıda da adı geçen sistemde, istedikleri bölümlere geçebiliyor…

Eğitim dili…!

Bölüm yabancı bir dilin eğitimini vermeyi amaçlamıyorsa, üniversitelerin eğitim dili Japonca. Ancak, uluslar arası etkinliklerin artması, yabancı öğrenci talebi vb. nedenlerle bazı bölümlerde, bazı dersler İngilizce’de (veya İngilizce’de de) verilmekte. Bu derslerin dişe dokunur kısmı lisansüstü seviyelere yönelik. Lisans öğrencileri de alabilirler ama kendileri (artık tembellikten mi, biraz zora gelmek istemediklerinden mi, yoksa yurt dışımda eğitim gibi seçenekleri hemen hemen hiç düşünmediklerinden mi bilemiyorum) bu derslere ilgi göstermemekteler. Kayıtlı öğrencilerin çoğu da bu nedenle ya değişim öğrencileri, ya da bir derece almak amacıyla uzun süreliğine Japonya’ya gelmiş yabancı öğrenciler…

Dersler nasıl? Todai için kazık deyollaa…

“Eşek bağlasan mezun olur” diyorum başka da bir şey… Ya aslında var bir iki bir şey.

Öğrenci istediği kadar ders alıp, dönem içinde belirli bir döneme kadar bırakabiliyor. Ortalama düşük diye ders alamama durumu yok. Ama alınan derslerin de rapor ve ödevlerini eksiksiz vermek zorunda… Öğrencinin derse girmesinden öte bunlar önemli… Derslere devam zorunluluğu hocaya bağlı… Çoğu derste uyuyanlara -ki bu gayet doğal- ses etmezken, kimi yoklamayı hiç takmazken, kimisi de oldukça sıkı şekilde gelen, giden, uyuyanı kontrol edebiliyor…

Öğrencilerin devamı, uyuması ve derse olan ilgisi ile bir Japon huyu olan soru sormadaki çekingenlik üst üste binince dünyanın en tek düze, etkileşimden yoksun derslerini çıkıyor ortaya… Dersi anlatan kişinin özel bir çabası yoksa, sessiz sessiz, mır mır mır bir ders! Bitmek bilmiyor…

Sınavlar nasıl, sınavlar…?

Bizdeki sistemle en büyük farkı sınavlar… Sınavı olan dersler tüm öğrenim süresince belki de bir elin parmaklarını geçmez. O da finalden ibaret… Gerisi rapor ve ödev… Ama hakkını verelim, rapor ve ödevlerin orijinallikleri ve meydan okutucu yapıları, çalışmaya zorluyor… Bunun üzerine çok iyi oturtulmuş uygulama laboratuvar dersleri ile eli işe yatkın mühendis, bilim insanı yetiştiriyorlar.
Belki, derslerde uyumanın normal olduğu, sınavların olmadığı bir düzende yetiştiklerinden “teorik olarak“ zayıflar, ama uygulamada çok yetkinler… Bir de dürüstler!

Kimse “Dürüstlükle başarı mı ölçülür? demesin… 40 kişinin raporunda 20 farklı çözüm, 10 farklı yaklaşım, akıl alacak gibi değil… Bizde 100 kişilik sınıfta en fazla 5 farklı ödev türü çıktığı için alışmışız ama dürüstçe çalışmak çarpıcı bir fark… “Doğru yolu gösterilmiş yanlışlar da, en az doğrular kadar öğretici” düsturu içinde iyi bir eğitim yöntemi olduğunu söyleyebiliriz. Ama “Eşek bağlasan mezun olur” orası ayrı…😉

Unutmadan, sınavlar için az var dedik ama kalitesinden bahsetmedik… Üniversiteye giriş sınavından, lisanstakilere ve doktora yeterlik sınavlarına kadar çeşitli sınavlara ait önceki yıllara ait sorular kamuya açık. İsteyen fotokopisini, isteyen ciltli kitaplarını alabiliyor… (Uyarı: Bu bölüme göre değişebilir.)

“Nasıl yani, bul çözümleri, ezberle al 100’ü” diyenleriniz duyuyor gibiyim… Aynen bu yolda devam, sizler için buradan sonrası hayal dünyasının ürünleri…

Sınavlar, kısır döngü içinde olmadığı için, her sene sayıları değiştirip “temcit pilavı” olmadığı için kamuya açıklar… Sınavı hazırlayanlar her sene farklı olduğu için, ders içeriği güncellendiği için. Ders ve sınav yükü az olan öğretim görevlilerinin sorumluluk bilinci olduğu için… İçin de için! Sınavlar, edinilen bilginin “tak – çalıştır” mantıklı formüllere dayalı değerlendirilmesi olmadığından, alışmayan bünyeler için çok zor… Ama klasik sınavı, ta girişten beri el üstünde tutan bu sisteme alışıklar için, dert edilecek şeyler değiller…
Özet: Bize zor be hocam!

İyi de peki staj, bitirme tezi yok mu?

Bizdekine benzer bir 4-6 hatalık, 2-3 kere yapılması zorunlu naylon staj durumu yok. Şirketlerin de pek stajyer alma niyeti yok. Kabul etseler de çok kısa süreli, teknik gezi havasındaki 1-2 hafta uzunluğundaki, kısa ziyaretler staj adı altında. İstisnalar var tabii, AIESEC ve IAESTE gibi kanallarla uzun süreli stajlara gelenler, gidenler de var, ama ana akım bu yönde değil. Bir de söylemek gereksiz ama naylon staj rezilliği pek tabii ki yok…

Geldik bitirme tezine. Bizdeki “yaz gitsin, nasılsa okuyan yok” lise dönem ödevi ayarındakilerle biraz farklı buradakiler. Hani tez deniliyor ya, bunlar hafif de olsalar az biraz tez. 4. sınıf öğrencisi, ilk dönemin ilk günleri içinde (ya da son zamanlarda olduğu gibi 3. sınıfın son günlerinde) çalışmak istediği alan veya dalı seçip, konuyla ilintili bir laboratuvarda bilfiil iş içinde yer alarak, gerektiğinde kendisine verilen angarya da olsa işleri yaparak, çalışılan konunun giriş kısmına hakim oluyor. Çok iyimser oldu, hakim olması umuluyor. (Bu hakimiyet YL bitiminde bile yok laf aramızda.)

Aynı ya da benzer konuda yüksek lisansa devam etme isteği varsa, bu çalışma dönemi, bir alt yapı ve alışma dönemi olarak epey faydalı oluyor, ya da işte oluyor bişeyler. Öğrenciden beklenen figüranlıktan çok, küçük yan roller ile yardımcı oyunculuk arası bir yerde… Burda yönetmenin rolü iyi belirlemesi şart… İyi yönetilenler, -şartlara bağlı olarak- eli işe yatkın, ilgili ve biraz bilgili biri ise, hakemli dergilerde yayın bile çıkarabiliyor. Ancak öğrenciden asıl istenen, kuluçka süresince bu atmosferi soluması ve şartları idrak etmesi. Arada, ulusal bir konferansta poster, (veya daha istenileni), sözlü bir sunuş yapması, bu tecrübeyi erkenden edinmesi…

Bölümlerin büyüklüğü ve konuların popülerliği ile orantılı olarak, laboratuvar ve öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısı farklılık gösterebiliyor. Ancak, lisans öğrencileri öncelikli olarak bölümlerinde hazır bulunan laboratuvarlara kabul ediliyorlar. Araştırma enstitülerindeki çalışma grupların özel bir izin olmadan gönderilmiyorlar. Sanırım saf araştırma ile eğitim amaçlı laboratuvaların ayrı olması buna sebep…

Lisansta böyle peki ya daha yukarıda?

Araştırma kurumu yapısındaki üniversitelerin en büyük artısı ve kazancı, öğretim görevlilerinin ders ve sınav yükü için araştırmadan, kağıt okumaya zaman ayırmak zorunda olmayışı… Bu, lisans düzeyinde belki eğitim kalitesine kötü yönde etki ediyor olabilir, tartışmaya açık bir konu; ancak üniversitenin bir yüksek lise olmadığını da unutmamak gerek… Öğrenci diyoruz ama bu eğitimi almak isteyen vatandaş artık kazık kadar herif olmuş, aradığımı da bir zahmet bulabilmeli, yalnızca yol gösterilerek, dikte ettirilmeden, belletmeden, ezberlemeden kendine çıkış yolu bulabilmeli… Eğitim anlayışının temelinde yatan bu! Yüksek lisansta ve doktorada bunu baştan kabul etmek gerekli…

Burada danışmanın size emir vermesi beklenmemeli. Danışman siz sıkıntıya düştüğünüzde bir fikir, ipucu vermek ve araştırmanız için gereken bütçeyi bulmakla yükümlü. Size çalışacak bir konu bulmak ve çalışmanızın yol haritasındaki ayrıntıları çizmek zorunda değil. Oldu olacak çoban olarak bir de yapılacakları tek tek söylesin, sabah meraya salsın, akşam ağıl çağırsın… Öyle olacaksa nerde kaldı bunun eğitim kısmı? Neyse kızmadan toparlayayım, kısaca kendi kendinize yapacaksınız araştırmayı. Yeri gelecek yanlış yolda bile debeleniyor olacaksınız, çıkmaza da girebilirsiniz… O noktada dahi birşeyler öğrendiğinizi, siz çaba göstermedikçe de yardım gelmeyeceğini unutmayın. Bu yola danışmanınız zoruyla değil, tersine kendi isteğinizle girdiniz. Siz çalışmadıkça danışmanınız sizi neden ite-kaka yönetsin, sizinle zamanını heba etsin?

Araştırma ortamında durum ne?

Araştırmaların yapıldığı ortamlar araştırmanın geleceği ve sizin kariyeriniz için önemli. Üniversitelerin araştırma enstitüleri, maksadıyla ilintili öncelikle araştırma amaçlılar. Yapılan işler de buna yönelik. Sanayi ya da uygulama alanları ile daha içli dışlılar… Araç gereçler ve bütçeler yeterli. Ancak insan gücü az. Öğretim üyesi, başına düşen öğrenci sayısı, fakültelere bağlı bölümlerdeki muadillerine kıyasla az ama paraları çok. Her sene de bütçelerin kullanılma zorunluluğu olduğundan, enstitüde aynı cihaz olsa bile, parayı harcamak adına, diğer gruplarla kullanım için sıra kapma endişesi yerine, yalnız bir grup tarafından kullanılmak için, yepyeni cihazların alınması epey yaygın. Kullanan kişi sayısı az olunca da araçların gıcır gıcır olsalar bile verimli kullanılmamaktalar… Yer yer aşırı bir bonkörlük ve savurganlık…

Bunun aksi de geçerli… Görece daha küçük bütçeyle döndürülen yerlerde biraz daha eli sıkılık var, bütçenin hemen hemen olmadığı küçük üniversiteler ve buralardaki ortalama araştırma gruplarında ise sarf malzemesi için bekleme, cihaz kullanımında sıraları aşındırma ve daha kısıtlı deney, daha az konferans katılım imkanı vb. Özellikle uygulamalı bilimlerde bu çok önemli… Geldiğiniz kurum ve grup en azından size bu gibi konularda sıkıntı yaşatmayacak alt yapıda olmalı… Ulusal ve uluslar arası alanda aktif olmalı.

Yalnız adı bilinen bir üniversitede yer alan her grup iyidir gibi de bir yanlış anlaşılma olmasın. Küçük kurumlarda da iyi çalışmalar yapan, parlak kişiler var. Ayrıca öğretim görevlilerinin öğrenci başına ayırdığı zaman da en az bütçe kadar önemli. Sıkıştığınızda etraflıca beyin fırtınası yapamadıktan sonra neme lazım o para… Japon devlet bursuyla gelen yabancı öğrencileri, tabiri caizse, it sürüsü gibi toplayan gruplar da var. Her yabancı öğrencinin otomatik olarak gruba getirdiği bütçe ile laboratuvarı çeviren… Bu durumda herkese zaman ayırıp, eşit ilgi beklemek saflık. Kısacası, büyük gruplarda çalışan sayının çokluğundan tartışma zamanının yeterli olmayışı gibi sorunlar da doğabilmekte.

Bloklar arası bağlantı.

3-4-3 veya 4-4-2 fark etmez, bloklar arası bağlantı tüm araştırma gruplarındaki en önemli nokta… Gruplardaki iletişim Japonca mı, İngilizce mi yoksa bir başka dil mi bilmek, tarafsız biri tarafından değerlerndirilmeli. Japoncası olmayan, yetmezmiş gibi İngilizcesi evlere şenlik yabancı öğrenciler de gelebiliyor ara ara. Buna zaten Japon öğrencilerin İngilizce konuşamama fiyaskosu eklenince, “körler sağırlar birbirini ağırlar” ile karşılaşmanız olası. Hadi bu sosyal bir sorun olur, akademik anlamda size çok sıkıntı yaratmaz belki ama danışmanın İngilizcesi sıkıntılı olursa, al başına belayı… Burada makaleler çok yanıltıcı. Makaleyı yazan Shakespeare, konuşsan Cin Ali çıkabiliyor. Buraya gelmeye çok niyetliyseniz bire bir tanışıklığınız-konuşmuşluğunuz olan kişilere sorup, gerçekleri araştırın… Japonya’ya gelip işaret dili öğrenmek durumunda kalmayın.

Alooo, sana diyorum kim kimle nerde takılıyooooo!?

Bölüm – 2’de

11 comments on “Japonya’da Üniversite Ortamları – 1. Bölüm

  1. Alya Nur Kartallıoğlu
    November 20, 2016

    lys sınavından sonra japonyada üniversite okunabiliyo mu ? okunabiliyorsa nasıl bunu sorucaktım. ayrıca yazınız çok açıklayıcı olmuş

    Like

  2. nihonjin
    December 10, 2015

    öncelikle merhabalar.
    ben şu an Celal bayar üni. de spor yöneticiliği okuyorum. Ama japonya da bir üniversite okumak istiyorum ve kalan hayatımı da mümkün olursa orada geçirmek istiyorum. 23 yaşını henüz doldurdum ve japonca öğrenmeye de yeni başladım sayılır ama ilgim uzun süredir olduğundan ve okumadığım kültürel makale bulduğumda da yapışırım. ilk sorum orada spor ile ilgili bir üniversite eğitimi var mı yoksa illa farklı bir alan üzerinden mi okunması gerekiyor. 2. sorum ise orada okumak için ne yapmalıyım? nelere dikkat etmem lazım orada iş bulabilir miyim alanımdan… Keşke daha önce bu yola baş koysaydım diyorum ama en olmadı dil kursu aracılığı ile gelmeye calışacağım. aklımda nice sorular olsa da en önemlilerinden biri bu, cevabınızı bekliyorum. teşekkürler.

    Like

  3. Pingback: Japonya’da Yükseköğrenim – Bölüm 5: Sıkça Sorulan Sorular | ...S.a.S...

  4. Pingback: Japonya’da Yükseköğrenim – Bölüm 1: Üniversitelerin Sınıflandırılışı | ...S.a.S...

  5. ahmet
    November 28, 2014

    Iyi bir yazı elinize sağlık. Da eğitim ücretleri nedir epey merak ettiğim bir konu. Değinmemişsiniz

    Like

    • @semihsunkar
      November 29, 2014

      Japonya’da Yükseköğrenim başlığında 4 bölümlük bir yazı dizisi ayrıntılı incelendi…

      Like

  6. Pingback: Sivil Hayatta Askeri Hiyerarşi | ...S.a.S...

  7. Pingback: Japon Üniversiteleri | ...S.a.S...

  8. Pingback: Blog Yazarlığından İnsan Pazarlığına « …S.a.S…

  9. Pingback: Japonya’da Üniversite Ortamları – 2. Bölüm « …S.a.S…

Yorumlarınız için...!

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Gelişmeler emailinize gelsin!

Bana Ulaşmak İçin

semihsunkar(at)gmail...
Hemen hemen 7/24!

ZİYARETÇİLER

  • 430,007 kere geldiler...!

İçindekiler

%d bloggers like this: