Blog Archives

Tokyo’da Japon Mutfağı Dersleri


Yıllardır gelen gidene Japon yemeklerini, mutfağını tanıtmak, ancak iyi bildiğimiz bir kaç Japon restoranına yapılan ziyaretler veya evlendikten sonra evde hazırlanılan Japon yemekleri ile sınırlı kalırdı. Ancak, yakın bir zamanda Yoşimi Daido’nun basit ama dahiyane fikri “Tokyo Kitchen” ile, kısa süreliğine Tokyo’ya gelecekler için eşsiz bir fırsat daha doğdu. Şu an için Tokyo gezisi için Trip Advisor’da 100% tatminle, 1 numaralı etkinlik olarak verilmekte!

İlk Elden Öğretilen Japon Mutfağı

Piyasada zebil ziyan kurs, ders, olsa da, Yoşimi’ninki kadar içerik olarak basit olup da, Japon mutfağını temsil eden bir eğitmen bulmak zorç Üstelik bir veya bir kaç çeşit yemeğin yapılışı şef Yoşimi tarafından harikulade bir sevecenlik, hüner ve heyecanla, üstelik ağzından bal damlayarak, keyif aldırarak öğretilmekte. Açıkçası, Japon yemeklerinden, içindekilerden haberdar olmasanız da, azıcık mutfak işlerine aşina iseniz, kesinlikle zevkli bir etkinlik. Mutfaktan hoşlananlara, yeni bir kültürü yerinde görmek isteyenlere bulunmaz Hint kumaşı!

5233228_orig

Neden Gitmeliyiz?

1 kişiden 7 kişiye kadar katılımın olabildiği ve isteğinize bağlı olarak (önceden haberleşilerek) yapmak istediğiniz yemeği seçebilecek olduğunuz, süper esnek yapısı bir ayrıcalık. Kişi başı 7560 JPY gibi makul bir fiyat ile ilk ağızdan bilgilerin alınması, ama bunu Tokyo’daki kısıtlı zamanınızı çalmadan yapabilmesi, burayı ayrı kılan.

Konum itibariyle Asakusa’da olduğu için, gezinizin ilk durağı Yoşimi’nin mutfağı olursa, 10 – 13 arasında beraberce hazırladıklarınızı öğle yemeği olarak güzelce yiyerek ve geziniz için bir Tokyo müdaviminden ipuçları alarak devam etmeniz olası. Daha ayrıntılı bir geziyi, bir rehber eşliğinde talep ederseniz, Yoşimi bunu da ayarlamaya hazır.

1506662_674504242669199_5319824335809199937_n

Son olarak bir diğer saklı hazine de kimono denemesi yapabilecek oluşunuz. Özellikle Tokyo’dan başka yerleri görme şansınız yoksa, Tokyo içinde bu hizmeti almanız pek kolay değil.

Buram buram reklam kokan hareketler bunlar ama, arkadaşımız için feda olsun!

Ayrıntılı bilgi ve iletişim için: http://www.asakusa-tokyokitchen.com/classes.html

Japonya’da Ucuz Tren Biletleri – Bölüm 1


Başlarken

Çok kereler Japonya’da ulaşımın ateş pahası olduğundan dem vurduk. Elimden geldiğince hemen bütün rehberlerde yabancı turistler için kaçırılmaması gerekenin JR Rail Pass olduğunu belirttim. Ancak bu biletten başka, uzun süreli Japonya’ya gelecek olanlara, Japonca veya yerine göre çat pat İngilizce konuşabilenlerin elde edilebilecek olduğu, alternatif biletlerden pek bahsetmedim.

Bu kez, bu rehberi, 3 hafta ve belki daha uzun süre Japonya’ya gelecekler için, ve bu uzun sürede ucuz ulaşım yöntemlerini arayanlar için derledim.

Japonya ulaşım altyapısı ve rağbet gören noktaların arasındaki mesafelerin uzunluğu nedeniyle, bize hızlı tren ve uçak dışında, özel araç veya otobüsle gibi kanıksadığımız sıradan ulaşım seçeneklerini cömertçe sunan bir ülke değil. Daha da beteri, ucuz ulaşım için pek seçenek yok. Olsa olsa şehirlerarası otobüslerin bir kısmı ucuz ulaşım alternatifleri arasına girebilir. Bunların dışında elimiz mahkum trenlerden yararlanacağız.

Ucuz derken?

Aslında ucuz denilen bu biletlerin ucuz olup, olmaması ayrı bir yazı konusu olur. Bu biletlerin ucuzluğu mesafeler uzadıkça, bindi-indi sayısı arttıkça, süper-ekspres türü trenlere binme sıklığınız arttıkça ortaya çıkar. Kısaca biletin suyu çıkarılmadıkça, “bilete yapılan yatırım” kendini amorti etsin diye de dolu dolu bir program, hazırlık yapılmadıkça ucuz değiller. Bir İnterrail bileti hayal etmeyelim.

İnterrail kullanıcılarının yaptığı gibi dolu dolu kullanmak demek de Japonya’ya dair, Japonya’da trene binmeye dair de belirli bir aşinalık gerektirmekte. Misal bu passlar ile otomatik turnikelerde giriş, çıkış yapamadığınız durumlar olacaktır. Bu gibi durumlarda, istasyon görevlilerine iki kelam etmek gerekebilir.

Bölüm, bölüm…

“İndirimli biletler” veya “kullanım şartlarına göre ulaşımı daha ucuza getiren passları” iki ayrı sınıfa ayırmayı; ve her bir sınıf için bir bölüm yazmayı uygun görüyorum.

  • Yalnız Japonya dışında satın alınabilen ve Japonya’da yaşamayanların kullanımına açık olan biletler
  • Japonya içinde de satışta olan ve tüm kullanıcılara yönelik biletler veya passlar.

Son olarak, unutmadan verilen örneklerin tümünü kullanmadım. Ancak bu biletler ile gidilecek yerlerin hemen hemen tamamını diğer ulaşım yöntemlerini kullanarak gezdim. Değerlendirmelerde bu ulaşım türleri (otobüs, özel araç, uçak) ile olan karşılaştırmalarım ve yorumlarım da var. İyiye iyi, kötüye kötü dediğim yerler oldu. Görmediğim yerler ile ilgili biletlere değinmeden yazı dizisini sonlandıracağım.

Bölüm 1 – Yalnız Yabancı Turistlerce Satın Alınabilenler

JR Rail Pass: En bilinen ve yaygın olan bilet bu. Aslında şampiyon da açık ara bu! Ayrıntılı bilgileri ayrı bir başlıkta inceledik…

Tokaido – Sanyo Şinkanseni Turist Bileti: JR Central ve JR West tarafından tarafından sunulan bu bilet ile, 5 sıralı gün boyu, Tokaido ve Sanyo Şinkansen hatlarındaki tüm süper-ekspres trenlerden faydalanmanız mümkün. Ki bu da size 35,000 JPY karşılığı, Tokyo, Nagoya, Kyoto, Osaka, Kobe, Himeji, Hiroşima, Kitakyuşu ve Fukuoka gibi birbirinden önemli yerleri görme olanağı verir. Ama geliniz, görünüz ki, bu biletin JR Rail Pass ile kıyasla hemen hiçbir artısı yok, Eksiği artısından çok. Pahalı olması, kısa süre kullanılabilir oluşu en önemli kusurları! Eğri oturup, doğru konuşalım. JR’ın seçtiği kimi yerel ulaşım ağlarının veya Tokaido Şinkanseni’ndeki Nozomi türü trenleri kullanılabilme imkanı vermesi bir avantaj değil. Bu kadar eksiği görmek için atom mühendisi olmaya gerek yok. JR’ın en güçlü kolu olan JR Central’dan daha ele gelir bir ürün beklerdik. Olmamış! Neyse ki Haziran 2015 tarihine kadar sunulan bu bilet kalıcı değil. Açılışının 50. yılını kutlayan Tokaido Şinkanseni için düzenlenmiş iki biletten biri. Diğeri daha kullanışlı ve göz alıcı olan Takayama – Hokuriku Bölgesi Bileti.

JR Hokkaido Rail Pass: JR Hokkaido tarafından sunulan hemen tüm hizmetlerden ard arda 3, 5 veya 7 gün boyunca faydalanmanızı (10 gün içinde ayrı ayrı 4 gün de olabilir) sağlayan bu bilet ile, araç kiralamanıza gerek kalmadan Hokkaido’yu gezmeniz olası. İlk bakışta ucuz gibi gözükse de, kazın ayağı öyle değil. İki sebeple. Birincisi, Hokkaido’ya ulaşım için cebinizden epey bir para çıkacak; gelişiniz de % 90 uçakla olacak. Bu da sizi, Japonya’da ehliyetiniz varsa, ucuza araç kiralamaya itecek. İkinci sebep de Hokkaido içinde tren veya otobüsle ulaşımın çok da rahat olmayışı. Japonya genelinde Kanto, Kansai ve Tokai Bölgeleri dışında trenlerin ve bağlantılı otobüslerin sefer sayıları oldukça az. Neticede Hokkaido’nun epey geniş bir bölge olmasının da katkısıyla bu bilet de pek kullanışlı gözükmemekte. Ama yine de belirteyim ehliyetiniz yoksa ve kış aylarında gelecekseniz işler değişir. Rotanıza bağlı olarak, uzun mesafeler katedilecekse, araç kiralamaktan çok daha makul bir seçenek olabilir. (Talep formu bile var.)

Takayama – Hokuriku Bölgesi Bileti: Sınırlı süre için satışa çıkarılan biletlerden daha kullanışlı olanı bu pass. 10,500 JPY’ye, 5 gün boyunca, Osaka, Kyoto, Nagoya, Kanazawa, Hida-Takayama, Shirakawago gibi yerleri ziyaret etme fırsatı vermekte. Ama bileti, aynı JR Rail Pass’ta olduğu gibi, yurtdışından almalı, Japonya’ya varınca işletmelisiniz. HIS İstanbul bu bileti satmakta.

Kintetsu Rail Pass: JR dışındaki demiryolu şirketleri arasında Kintetsu’nun sunduğu bu biletten daha iyi bir seçenek sunan şirket yok. Kintetsu demiryolu ağında, Nagoya, Kyoto, Nara, Osaka’ya gidebilmeniz ve 5 gün için yalnız 3,800 JPY harcamanız inanılmaz. Açıkçası sudan ucuz. Tek yön Osaka – Nagoya bileti 4,000 JPY! Bu bilet belki şinkansenlere binme imkanı vermiyor ama, Kansai ve Tokai Bölgesi içinde sınırsız hareket imkanı, 3 kerelik özel ekspres trenlere binme şansı ve bir kerelik Kansai veya Chubu Centrair Havalimanlarına ulaşımı da içeriyor. Her iki havalimanından almanız da olası! Kazıkçı JR’a resmen satış dersi vermiş burada Kintetsu.

Son olarak bir paragraf da gereksiz biletler için açayım. Araştırmalar sonucunda şu 4 biletin varlık nedenini hala çözebilmiş değilim.

Özelleştirmeler sonrası çok parçaya bölünüp, işletilen “karnı tok JR için” -içinde Hokkaido bileti biraz işe yarar gibi dursa da- bu biletler ikinci sınıf pazarlama tekniğinden başka bir şey değil. JR Rail Pass varken, JR’ın hükmettiği bölgeler içinde bu biletlerin kullanım olasılığı epey düşükçe. Belki 14 günlük geçerlilik süresi içinde 5 gün, esnek şekilde kullanıma olanak vermesi ile JR East Pass biraz artıları olan bir bilet. Ama o da 22,000 JPY gibi bir fiyatla piyasada. Kısaca, JR’ın bu biletlerine 4 veya 5 gün için 20, 25 bin JPY bayılıp, hepi topu Japonya’nın bir bölümünü dolaşacağınıza, bu biletlerin hepsini çöpe atıp, adam gibi 7 günlük JR Rail Pass’ınızı alın, tepe tepe gezin. Varlığı hata bir bilet yığını resmen.

  1. JR East Pass
  2. JR Sanyo, Şikoku, Kyuşu Bileti
  3. JR West Rail Pass – Sanyo Bölgesi Bileti
  4. Tüm Şikoku Rail Pass
  5. Kyuşu Rail Pass

Neyse ikinci bölüm‘deki biletler hem ucuz hem de kullanışlı.

10 Yılın Ardından – Bölüm 4: Japonya’da Yaşamak Mı?


Japonya’nın getirilerini, götürülerini sıraladıktan sonra, geriye bir tek soru kaldı: Japonya’da yaşamak mutlu ediyor mu?

Karşılaşılan onca sorunu, üstünden gelmek için verilen onca mücadeleyi düşününce, bu soruya 10 yıl sonra bile cevap vermek güç. Japonya’da yaşamak -diğer gelişmiş ekonomilerde yaşayan, iştaşlarınızla, yaşıtlarınızla kıyasla- size harcadığınız emeğin karşılığı olarak;

  • Malk, mülk sağlamıyor. Eğer mutluluğu parada, pulda arıyorsanız.
  • Bulunmaz bir ortam vaad etmiyor. Eğer şan, şöhret arıyorsanız.
  • Ulaşılmaz bir konum vermiyor. Eğer kariyer peşinde koşuyorsanız.

Japonya’dan alacaklarınız biraz sükunet, biraz tevazu, bol bol hoşgörü ve huzurdur. Huzurun ne kadar değerli olduğunu, güvenlik hissinin ortalıkta dolaşan robocoplar ile sağlanmadığını ancak burada yaşayarak öğrenebilirsiniz. Yani artıları çok değil buranın. Ama eksilerinden daha çok. İç huzuru çoğu zaman paradan, mevkiden, şandan, şöhretten daha yeğ.

Kalıcı olmak, sürekli acabalar üzerine yaşam kurmak, iş bulmak, aile kurmak, çocuk yetiştirmek hiç kolay değil. Her bir aşamada karşınıza bir takım engeller çıkacak. Ama bu engeller, her yerde var. Bir tek buraya özgü, bir tek burada olan sorunlar değil.

İçinizde burada yaşamak gibi bir heves varsa, çoğu zaman şans, yaşamın doğal akışında, kendi kendine karşınıza çıkacaktır. Çok çok özel, insanüstü bir çaba sarfetmeniz gerekmiyor. Ve yine bu heves size güç veriyor.

  • Pekiyi kimin için?
  • Hazıra konmayana, Birlikteliğe, işbirliğine açık olana. Sorumluluk sahibine. Uyumluya, çalışana, hoşgörene.

 … SON …

10 Yılın Ardından – Bölüm 3: Uğruna Feda Edilenler


Japonya’ya gelme fikri oluştuğundan beri, belki bilerek, belki de bilmeden, farkında olmadan bir çok fedakarlık yaptım. Yol boyu, yıllar boyu neleri feda ettim? Hiç düşünmemiş değilim, ama hiç sıralamamışım… İş yiyemediğim hamurişlerinden, içemediğim rakılardan daha ciddi.

Kurulmuş, Gelişmiş, Oturmuş Yaşam

Doğma büyüme içinde bulunulan ortamı bir anda bırakıp gitmek… Aileyi, arkadaşları arkada bırakmak. Kendini en güvende ve güçlü hissettiğin “yurdunu” bırakmak. Koşulsuz koruma ve destek alabileceğini bildiğin “güvenilir limandan” uzakta olmak.

Sanırım bu yalnız Japonya için değil, gidilen her hangi bir yer için de aynen geçerli. Bilinmeyene yelken açarken, alınan en büyük risk ve yapılan en büyük fedakarlık bu. Arkada kalan aile ve dostlarla bağların zayıflaması ve yer yer kopması, arada yitenlerin olması. Bir gün dönüldüğünde kim kime, dum duma olunması… Bulunduğunuz, alıştığınız bir yerden ayrıldığınızda -ülke değiştirmeseniz dahi- en çok sıkıntı veren bu.

Üstünden gelmek için verilen emek, harcanan zaman, karşılaşılan zorluklar… Yeniden yerleşik hayata geçme çabası, yeniden arkadaş bulma çabası, aranılan sıcaklık, içtenlik. Bir nevi Don Kişot ve görünmez yel değirmenleri bunlar. İlk yılların kronik sorunu, özellikle hatırı sayılır bir iletişim için, dil ve kültür eşiğinin çok yüksek olduğu Japonya için…

Sürekli Sorulan “Yarın Neredeyim?“ Sorusu

Çevrenizdeki insanların sürekli değişmesi, hep yeni gelen ve ayrılan birilerinin olması… İlk günler hep beraber takıldığınız, hatta yapışık ikiz olduğunuz insanların çoğunun, 2 – 3 yıl sonuda başka yerlere gitmeleri, ülkelerine dönmeleri; bu sürede yeniden yeni gelenlerle haşır neşir olmak… Her yeni gelenden -sizin için artık şaşırtıcı bir yanı kalmayan- Japonya’daki şaşkınlık yaratan “hikayeleri” 23497’nci kere dinlemek.

Bulduğunuz arkadaşlarınıza, kurduğunuz görece uzun süreli dostluklara daha bir derinden bağlanmak. Daha yakınınızda istemek. Ola ki ayrılma durumunda, bu, inanın daha çok üzülmenize neden oluyor. Yakınınızda buluduğunuz bir kişinin, neredeyse aileniz olması o kadar doğal ki… Bu gibi bir avuç dolusu insan ile paylaştıklarınız o kadar değerli ki, birinin bile artık –hepi topu fiziksel olarak- orada olmayacağını bilmek bile, acı verici.

Kısaca, içine girilen yeni çevrede kalıcı olup olunmadığının bilinmemesi. Gelecek planlarının feda edilmesi veya hep kısa vadede tutulması. “Bir gün nasılsa dönerim” sanrısı. Sürekli yerleşememekten kaynaklı, “Nasılsa taşınırım” denilerek tutulan, üstün körü kiralık evler; “zaten taşınırken atılacak” denilerek toplanan uyduruk eşyalar… Hep iki arada bir derede kalma hissi.

Bu his sürekli aklınızı kemirmekte. Ta ki, “kalıyorum” kararını verene, kalmanıza sebep olacak birini bulana kadar.

Sağlık ve Gençlik

Hayatın baharında yaşanması zor bir ülkede, üstelik yüksek lisans, doktora gibi bir başağrısını ta baştan kabul ederek bulunmak, hem fiziksel hem de ruhsal olarak mazoşist olduğunuzun ispatı. Uzun çalışma saatleri, karşı karşıya kalınan türlü sıkıntılar ve çarpışmalar arasında, hem sağlıktan olmak; -en hafifi saçlardan olmak-, hem de eğlenerek, gezip tozarak geçirme hayalleri kurduğunuz gençlikten olmak demek.

Çatışan İş Yaşantısı

Bir Japon şirketinin en büyük, en içinden çıkılmaz sorunu Japon olmasıdır. Bunu “Japon Kültürü kötüdür!” olarak algılamayın. Bu, esnekliğin, dışarıdan gelen etkilere yatkınlığın, dış kültürlerle olan etkileşimin azlığındandır.

En basidinden bir karar alıp, alınan kararları uygulamak bir Japon şirketi için “5 yıllık kalkınma programı” hazırlamak türü bir angarya olabilmekte. Bir kararı almak için atılan taklaların, develere atlatılan hendeklerin hesabı yok. Hatta bazı konularda, hiç karar alınamaması veya iş işten geçtikten sonra karar alınması, hem işinizi baltalamakta, hem hevesimizi kırmakta, hem de hızlı karar alınmaması durumuna alışmanıza neden olmakta.

Her durumda hızla alınan kararlar doğrudur, yerindedir demiyorum ama, bazı basit ve küçük konularda bile neredeyse şirketten topyekün “olur” alınması, karara oybirliğiyle imza atılması çok büyük bir handikap. Hızlı iş çeviren, yerine göre risk almayı tercih eden ve daha bağımsız iş yapan birisi için zor feda edilen özellikler. Tümünden vazgeçmesem de epey bir ödün verdiğim tartışılmaz.

Daha çok örnek verilebilir belki; ancak en dişe dokunanlar bunlar benim için. Bir sonraki bölümde son değerlendirmeyi yapıp, noktayı koyacağım. “Bölüm 4: Japonya’da Yaşamak Mı?

10 Yılın Ardından – Bölüm 2: Japonya Ne Öğretti?


Japonya’ya ayak basmamdan beri geçen 10 yılın muhasebesinde artılar, artanlar, arda kalanlar, kazanımlar çok şükür ki daha fazla. Bu 10 yılda öğrendiklerim, en büyük, en değerli artılar. Japonya’nın bana öğrencilik ve iş yaşamındaki katkıları alınan derecelerden, çıkan işlerden görülebilir. Ama önemli olan buzdağının görünmeyen kısmı. Kişisel gelişime, değişime, dönüşüme katkıları.

Çarşaf çarşaf, sayfa sayfa yazabilirim ama yazdıkça da haddimi aşarım. Japonya’nın bana en çok katkı verdiğine inandığım artılarını sıralayacak, içlerinde alıştığımız kültüre kıyasla farklı olanları ve bende farklı çağrışımlar yapanları, kısa kısa açıklamaya -ve özet geçmeye- gayret edeceğim.

Neler Öğrendim?

Çok ama çok şey öğrendim.

Ama en başta mütevaziliği, gösterişten uzak durmayı anladım. Gereksiz yere böbürlenmemeyi, Kaf Dağı’na çıkmamayı. Kendimi bir halt sanmamayı. Bunu anlayınca diğerleri daha kolay oldu. (Daha girişte bir böbürlenme, “Öğrendim, hepsini biliyorum! Hayatın anlamını çözdüm..!” havası ile yazılanlarla da çeliştik ya neyse.)

En zor bu kısımdı.

Bilinmeyen topraklara ilk ayak bastığınızda, bilinmeyene karşı tek başınıza kaldığınızda hissettiğiniz şey üç aşağı beş yukarı tüm insanlarda aynıdır. Alabildiğine heves, merak, yalnızlık, korku ve özgüven.

Düşünsene bir! Türlü engellerin üstesinde gelmiş, yıllar önce konulan hedefe ulaşmış Japonya’ya varmışım. Merak ve heves sonsuz, beni gerektiğinde kollayacak kapı gibi bursum, danışmanım, arkadaşlarım var.  Ama herşeyden çok ruhsal hazırlık sürecim var. Bu nedenle vardığımda hissettiğim en yoğun his özgüvendi. Hatta özgüven patlamasıydı! Küçük dağların yaratıcısıydım. Öyle ya tüm hedefler vurulmuş, istenilen yere varılmıştı. Korku gibi özgüven çok sorun yaratabilen bir ruh hali oluşmasına neden olabiliyor. Aşırı bulunması da olmaması kadar dert. Kontrolünüzün ve muhakemenizin önünde engel. Bunu çok sonraları öğrendim.

Hele hele, her haltı bilen, her şeye yorum yapan, bilmese de ahkam kesmeye alışık bir kültürde yoğrulan birine özgüven pompalamak, telafisi zor sorunlara sebep olabiliyor.

Bu özgüven sorunundan pek tabii kendi çabamla kurtulmak istemedim. Niye isteyeyim ki? Küçük dünyaları ben yaratmışım, olur mu? Ama akademik hayatta “danışmanlık müessesesi” bu gibi durumlarda etkisini gösteriyor. Gelişimin üçüncü ayında danışmanım gazımı almış, ağzıma gemimi vurmuş, epey uysal bir hale getirmişti. O süreci takip eden 1 yıl içinde de 180 derece ters yönde bir özgüven bunalımı yaşadık. Fakat o süreç kendimi kontrol edebilmem, sınırlarımı öğrenebilmem adına çok ama çok gerekliydi ve önemliydi. Sanırım verimli bir otokontrol mekanizması oturtmak da eşzamanlı öğrendiğim (öğrendiğimi sandığım) bir diğer konu oldu o ara.

4 yıl ve doktora sonunda bu iki noktaya az çok vakıf olduktan sonra işler daha rayına girmişti. Ancak yine de her zaman “önceden edinilmiş birikimler” araya nifak tohumları ekmeyi, öğrenmede sıkıntılar yaratmaya devam ettiler.

Neler Zorladı?

Neleri öğrenirken kabullenmekte, yedirmekte çok zorlandığımı tam hatırlamam güç, ama asıl konular hep kültür farklılıklarına dayananlardı sanki…

  • İletişimin gücü: İletişimin, karşılıklı anlamanın, anlaşmanın tüm düzenin anahtarı olduğu gerçeği. Dilin, anlayışın, üslubun birleştirici gücü. Yerinde doğru ve düzgün konuşmayı, lakayıt olmamayı, mesafeyi korumayı. (Bu mesafeyi koruma çalışma ortamında oturdu mesela.)
  • Basit düşünmek: Her haltın altında bit yeniği aramaktan, “Bu, budur”a inanamamak.
  • En ince ayrıntılara kadar düşünmek: 1000 yılda 1 kere olacak olacak bir olay için bile hazırlıklı olmak. (Bunu hala beceremiyorum ama iş hayatında, istenilen işi yeterince iyi olsun diye değil en iyi olsun diye yapma kültürü yerli yerinde. Ha işin verimi düşüyor, boşuna zaman ve kaynak akıtılıyor ama, bazen bu ayrıntılar asıl fark unsuru olabiliyor. Özellikle müşteri memnuniyeti için yapılanlar düşünüldüğünde…)
  • Saygılı ve ölçülü olmak: Biz saygıyı “yaşa ve oturulan makama” göre oturtmuşuz Türkiye’de. Oysa saygı bilgi birikimine ve yetkinliğe, toplum içindeki konuma göre verilen bir değermiş. “Öğretmene saygı yalnız okulda değil, tüm hayat boyu devam etmelidir” desturunu Japonya’da öğrendim. Bir toplumun geleceğini şekillendiren öğretmene, nasıl saygı göstermezsiniz? Bütün gelecek onların omuzlarında. Öğretmen (sensei) tüm yaşam boyu yaşayan bir sıfattır. Okul süresince sensei, sokakta hanım olmamalı.
  • Kişisel sınırları bulmak: Öfkemi, sevincimi, sabrımın sınırlarını, yapabileceklerimi, hayır demem gerekenleri görmek… Hala çoğu sınır muallakta, ama hiç değilse bir fikir var…
  • Yabancıya tahammül ve farklı kültürleri özümlemek: Kendinizi yabancı bir ülkede ve kültürde bulunca, sanırım kendi kültürünüze yabancı olanlara nasıl davranacağınızı da öğreniyorsunuz. Bu yalnız yabancı dilde konuşanları kastetiğim dar bir konu değil. Evlenip topluluk kuran çekirdek bir aile için de geçerli. İki yabancı kültürün kapışması söz konusu orada da. Yabancılara nasıl davranılacağını görmek, hoşgörülü ve öngörülü olmanızı da sağlıyor aynı zamanda.
  • Israr etmemek, bunaltmamak: Bir tabak daha? Ölümü gör, n’olur!!!
  • Pazarlık etmemek: Herşeyi pazarlık konusu, koz olarak kullanmamak. Bazı şeyleri olduğu gibi kabul edebilmek. Sorgusuz, acabasız işleyiş. Herşeyin pazarlıkla döndüğü bir ülkeden çıkınca “pazarlık ne?” denilince, insan afallıyor. Adam kazıklamak olmayınca -olsa da adam başı olmayınca ya da- yabancıya ayrı, yerliye ayrı muamele olmayınca insan şaşırıyor tabii.
  • Alaylı değil, okullu olmak: Türkiye’de yetişmiş biri olarak; her hangi bir durumda anlık, geçici, pratik bir çözüm getirmeye alışmış biri olarak, kullanım kılavuzunu okumayı öğrendim. Belki hemen aleti hemen kullanamasam da 2 ay sonunda alaylıya epey bir fark atabildiğini artık biliyorum. Ciddi bir anlayış farkı…
  • Dakik ve tedbirli olmak: Buluşmaya saatinden önce gitmek, yolda çıkabilecek aksaklıklara karşı hazırlıklı olmak. Kısaca basit bir söze sadık olmak.
  • Dürüst olmak: En azından en yakınınızdakilere karşı, kendinize karşı. Kendi kendini kandırmamak bir nevi. Şark kurnazlığı yapmamak. Ali cengiz oyunlarına bel bağlamamak.
  • Birlik olmak ve işbirliğine açık olmak: Akıl akıldan üstündürü bilmek. Bilmediğini bilip, yardım alabilmek. Takım olabilmek, eşgüdümle aynı hedefe giderken birilerinin ayağını kaydırmaya çalışmamak. Birlik olmaktan korkmamak. “Bir” kalmaktan kaçınmak. Sevinci, gururu, kazancı, kaybı, acıyı hep beraber omuzlamak. Kısaca paylaşmak.
  • Nazik olmak: Göstermelik bile olsa, yalan bile olsa, nezaketi, alçak sesle tartışmayı, küfretmemeyi becerebilmek.
  • Erdemli ve ahlaklı olmak: Bu en zor konu. Kendimizi kandırmayalım. Kimse kimseye karşı alabildiğine açık değilken, Japonlar çok dürüstlerdir demek de, ahlakları çok üstündür demek de büsbütün kendi içinde çelişen bir ifade olur. 125 milyonluk ülkede bu kadar kolay değil.

Duygularını ve asıl niyetlerini ustalıkla saklamayı beceren bir millet var bu adalarda sonuçta. Ama hiç değilse erdemli olabilen bir toplum yaratmışlar. Bu toplum, bireysellikten ödün vererek, tam bir birlik olunursa hayatta kalınabilecek bir coğrafyada şekillenmiş. Depreme, tayfuna, kışa, kıtlığa tek başına karşı koyabilmesi mümkün değil kimsenin.

Bu beraberlik ve birlik olma içgüdüsü de saygı ve “başkasını zora sokmama” ilkesi üzerine kurulu bir ahlak anlayışını doğurmuş. İçi boş hurafelerden uzak. Tamamen işlevsel. Toplumun birliğini devam ettirecek, toplumda ortak hayatı sürdürülebilir kılacak kurallar ahlakın temeli. Ahlakı dine dayandırmaya çalışmaktan çok daha kolay, doğal. Kabul edilebilir.

Japonya’nın En Büyük Katkısı

Hiç şüphesiz ailem ve aileye bağlılığım. Sorgusuz sualsiz eşim Yuka ve kızım Derin. Her şey yalan olsa, hiç bir şey katmamış bile olsa; Japonya, bana aile verdi, ailenin önemini değerini belletti. Gurur duyduğum, umut dolduğum bir ailem var.

Daha ne versin?

Kısa tutmak isterken yine aldı başını gitti yazılanlar. Ama Japonya’nın kattıkları bu listeden çok daha uzun, çok daha derinde. Çoğu özümsenmiş olsa gerek ki yalnızca bunlar çıktı ilk aklıma gelenler olarak.

Bunlardan başka bir de alıp götürdükleri var Japonya’nın. O da bir sonraki bölüme… “Bölüm 3: Uğruna feda edilenler“.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 240 other followers

%d bloggers like this: