Tag Archives: Japonya Notları

10 Yılın Ardından – Bölüm 4: Japonya’da Yaşamak Mı?


Japonya’nın getirilerini, götürülerini sıraladıktan sonra, geriye bir tek soru kaldı: Japonya’da yaşamak mutlu ediyor mu?

Karşılaşılan onca sorunu, üstünden gelmek için verilen onca mücadeleyi düşününce, bu soruya 10 yıl sonra bile cevap vermek güç. Japonya’da yaşamak -diğer gelişmiş ekonomilerde yaşayan, iştaşlarınızla, yaşıtlarınızla kıyasla- size harcadığınız emeğin karşılığı olarak;

  • Malk, mülk sağlamıyor. Eğer mutluluğu parada, pulda arıyorsanız.
  • Bulunmaz bir ortam vaad etmiyor. Eğer şan, şöhret arıyorsanız.
  • Ulaşılmaz bir konum vermiyor. Eğer kariyer peşinde koşuyorsanız.

Japonya’dan alacaklarınız biraz sükunet, biraz tevazu, bol bol hoşgörü ve huzurdur. Huzurun ne kadar değerli olduğunu, güvenlik hissinin ortalıkta dolaşan robocoplar ile sağlanmadığını ancak burada yaşayarak öğrenebilirsiniz. Yani artıları çok değil buranın. Ama eksilerinden daha çok. İç huzuru çoğu zaman paradan, mevkiden, şandan, şöhretten daha yeğ.

Kalıcı olmak, sürekli acabalar üzerine yaşam kurmak, iş bulmak, aile kurmak, çocuk yetiştirmek hiç kolay değil. Her bir aşamada karşınıza bir takım engeller çıkacak. Ama bu engeller, her yerde var. Bir tek buraya özgü, bir tek burada olan sorunlar değil.

İçinizde burada yaşamak gibi bir heves varsa, çoğu zaman şans, yaşamın doğal akışında, kendi kendine karşınıza çıkacaktır. Çok çok özel, insanüstü bir çaba sarfetmeniz gerekmiyor. Ve yine bu heves size güç veriyor.

  • Pekiyi kimin için?
  • Hazıra konmayana, Birlikteliğe, işbirliğine açık olana. Sorumluluk sahibine. Uyumluya, çalışana, hoşgörene.

 … SON …

10 Yılın Ardından – Bölüm 3: Uğruna Feda Edilenler


Japonya’ya gelme fikri oluştuğundan beri, belki bilerek, belki de bilmeden, farkında olmadan bir çok fedakarlık yaptım. Yol boyu, yıllar boyu neleri feda ettim? Hiç düşünmemiş değilim, ama hiç sıralamamışım… İş yiyemediğim hamurişlerinden, içemediğim rakılardan daha ciddi.

Kurulmuş, Gelişmiş, Oturmuş Yaşam

Doğma büyüme içinde bulunulan ortamı bir anda bırakıp gitmek… Aileyi, arkadaşları arkada bırakmak. Kendini en güvende ve güçlü hissettiğin “yurdunu” bırakmak. Koşulsuz koruma ve destek alabileceğini bildiğin “güvenilir limandan” uzakta olmak.

Sanırım bu yalnız Japonya için değil, gidilen her hangi bir yer için de aynen geçerli. Bilinmeyene yelken açarken, alınan en büyük risk ve yapılan en büyük fedakarlık bu. Arkada kalan aile ve dostlarla bağların zayıflaması ve yer yer kopması, arada yitenlerin olması. Bir gün dönüldüğünde kim kime, dum duma olunması… Bulunduğunuz, alıştığınız bir yerden ayrıldığınızda -ülke değiştirmeseniz dahi- en çok sıkıntı veren bu.

Üstünden gelmek için verilen emek, harcanan zaman, karşılaşılan zorluklar… Yeniden yerleşik hayata geçme çabası, yeniden arkadaş bulma çabası, aranılan sıcaklık, içtenlik. Bir nevi Don Kişot ve görünmez yel değirmenleri bunlar. İlk yılların kronik sorunu, özellikle hatırı sayılır bir iletişim için, dil ve kültür eşiğinin çok yüksek olduğu Japonya için…

Sürekli Sorulan “Yarın Neredeyim?“ Sorusu

Çevrenizdeki insanların sürekli değişmesi, hep yeni gelen ve ayrılan birilerinin olması… İlk günler hep beraber takıldığınız, hatta yapışık ikiz olduğunuz insanların çoğunun, 2 – 3 yıl sonuda başka yerlere gitmeleri, ülkelerine dönmeleri; bu sürede yeniden yeni gelenlerle haşır neşir olmak… Her yeni gelenden -sizin için artık şaşırtıcı bir yanı kalmayan- Japonya’daki şaşkınlık yaratan “hikayeleri” 23497’nci kere dinlemek.

Bulduğunuz arkadaşlarınıza, kurduğunuz görece uzun süreli dostluklara daha bir derinden bağlanmak. Daha yakınınızda istemek. Ola ki ayrılma durumunda, bu, inanın daha çok üzülmenize neden oluyor. Yakınınızda buluduğunuz bir kişinin, neredeyse aileniz olması o kadar doğal ki… Bu gibi bir avuç dolusu insan ile paylaştıklarınız o kadar değerli ki, birinin bile artık –hepi topu fiziksel olarak- orada olmayacağını bilmek bile, acı verici.

Kısaca, içine girilen yeni çevrede kalıcı olup olunmadığının bilinmemesi. Gelecek planlarının feda edilmesi veya hep kısa vadede tutulması. “Bir gün nasılsa dönerim” sanrısı. Sürekli yerleşememekten kaynaklı, “Nasılsa taşınırım” denilerek tutulan, üstün körü kiralık evler; “zaten taşınırken atılacak” denilerek toplanan uyduruk eşyalar… Hep iki arada bir derede kalma hissi.

Bu his sürekli aklınızı kemirmekte. Ta ki, “kalıyorum” kararını verene, kalmanıza sebep olacak birini bulana kadar.

Sağlık ve Gençlik

Hayatın baharında yaşanması zor bir ülkede, üstelik yüksek lisans, doktora gibi bir başağrısını ta baştan kabul ederek bulunmak, hem fiziksel hem de ruhsal olarak mazoşist olduğunuzun ispatı. Uzun çalışma saatleri, karşı karşıya kalınan türlü sıkıntılar ve çarpışmalar arasında, hem sağlıktan olmak; -en hafifi saçlardan olmak-, hem de eğlenerek, gezip tozarak geçirme hayalleri kurduğunuz gençlikten olmak demek.

Çatışan İş Yaşantısı

Bir Japon şirketinin en büyük, en içinden çıkılmaz sorunu Japon olmasıdır. Bunu “Japon Kültürü kötüdür!” olarak algılamayın. Bu, esnekliğin, dışarıdan gelen etkilere yatkınlığın, dış kültürlerle olan etkileşimin azlığındandır.

En basidinden bir karar alıp, alınan kararları uygulamak bir Japon şirketi için “5 yıllık kalkınma programı” hazırlamak türü bir angarya olabilmekte. Bir kararı almak için atılan taklaların, develere atlatılan hendeklerin hesabı yok. Hatta bazı konularda, hiç karar alınamaması veya iş işten geçtikten sonra karar alınması, hem işinizi baltalamakta, hem hevesimizi kırmakta, hem de hızlı karar alınmaması durumuna alışmanıza neden olmakta.

Her durumda hızla alınan kararlar doğrudur, yerindedir demiyorum ama, bazı basit ve küçük konularda bile neredeyse şirketten topyekün “olur” alınması, karara oybirliğiyle imza atılması çok büyük bir handikap. Hızlı iş çeviren, yerine göre risk almayı tercih eden ve daha bağımsız iş yapan birisi için zor feda edilen özellikler. Tümünden vazgeçmesem de epey bir ödün verdiğim tartışılmaz.

Daha çok örnek verilebilir belki; ancak en dişe dokunanlar bunlar benim için. Bir sonraki bölümde son değerlendirmeyi yapıp, noktayı koyacağım. “Bölüm 4: Japonya’da Yaşamak Mı?

10 Yılın Ardından – Bölüm 2: Japonya Ne Öğretti?


Japonya’ya ayak basmamdan beri geçen 10 yılın muhasebesinde artılar, artanlar, arda kalanlar, kazanımlar çok şükür ki daha fazla. Bu 10 yılda öğrendiklerim, en büyük, en değerli artılar. Japonya’nın bana öğrencilik ve iş yaşamındaki katkıları alınan derecelerden, çıkan işlerden görülebilir. Ama önemli olan buzdağının görünmeyen kısmı. Kişisel gelişime, değişime, dönüşüme katkıları.

Çarşaf çarşaf, sayfa sayfa yazabilirim ama yazdıkça da haddimi aşarım. Japonya’nın bana en çok katkı verdiğine inandığım artılarını sıralayacak, içlerinde alıştığımız kültüre kıyasla farklı olanları ve bende farklı çağrışımlar yapanları, kısa kısa açıklamaya -ve özet geçmeye- gayret edeceğim.

Neler Öğrendim?

Çok ama çok şey öğrendim.

Ama en başta mütevaziliği, gösterişten uzak durmayı anladım. Gereksiz yere böbürlenmemeyi, Kaf Dağı’na çıkmamayı. Kendimi bir halt sanmamayı. Bunu anlayınca diğerleri daha kolay oldu. (Daha girişte bir böbürlenme, “Öğrendim, hepsini biliyorum! Hayatın anlamını çözdüm..!” havası ile yazılanlarla da çeliştik ya neyse.)

En zor bu kısımdı.

Bilinmeyen topraklara ilk ayak bastığınızda, bilinmeyene karşı tek başınıza kaldığınızda hissettiğiniz şey üç aşağı beş yukarı tüm insanlarda aynıdır. Alabildiğine heves, merak, yalnızlık, korku ve özgüven.

Düşünsene bir! Türlü engellerin üstesinde gelmiş, yıllar önce konulan hedefe ulaşmış Japonya’ya varmışım. Merak ve heves sonsuz, beni gerektiğinde kollayacak kapı gibi bursum, danışmanım, arkadaşlarım var.  Ama herşeyden çok ruhsal hazırlık sürecim var. Bu nedenle vardığımda hissettiğim en yoğun his özgüvendi. Hatta özgüven patlamasıydı! Küçük dağların yaratıcısıydım. Öyle ya tüm hedefler vurulmuş, istenilen yere varılmıştı. Korku gibi özgüven çok sorun yaratabilen bir ruh hali oluşmasına neden olabiliyor. Aşırı bulunması da olmaması kadar dert. Kontrolünüzün ve muhakemenizin önünde engel. Bunu çok sonraları öğrendim.

Hele hele, her haltı bilen, her şeye yorum yapan, bilmese de ahkam kesmeye alışık bir kültürde yoğrulan birine özgüven pompalamak, telafisi zor sorunlara sebep olabiliyor.

Bu özgüven sorunundan pek tabii kendi çabamla kurtulmak istemedim. Niye isteyeyim ki? Küçük dünyaları ben yaratmışım, olur mu? Ama akademik hayatta “danışmanlık müessesesi” bu gibi durumlarda etkisini gösteriyor. Gelişimin üçüncü ayında danışmanım gazımı almış, ağzıma gemimi vurmuş, epey uysal bir hale getirmişti. O süreci takip eden 1 yıl içinde de 180 derece ters yönde bir özgüven bunalımı yaşadık. Fakat o süreç kendimi kontrol edebilmem, sınırlarımı öğrenebilmem adına çok ama çok gerekliydi ve önemliydi. Sanırım verimli bir otokontrol mekanizması oturtmak da eşzamanlı öğrendiğim (öğrendiğimi sandığım) bir diğer konu oldu o ara.

4 yıl ve doktora sonunda bu iki noktaya az çok vakıf olduktan sonra işler daha rayına girmişti. Ancak yine de her zaman “önceden edinilmiş birikimler” araya nifak tohumları ekmeyi, öğrenmede sıkıntılar yaratmaya devam ettiler.

Neler Zorladı?

Neleri öğrenirken kabullenmekte, yedirmekte çok zorlandığımı tam hatırlamam güç, ama asıl konular hep kültür farklılıklarına dayananlardı sanki…

  • İletişimin gücü: İletişimin, karşılıklı anlamanın, anlaşmanın tüm düzenin anahtarı olduğu gerçeği. Dilin, anlayışın, üslubun birleştirici gücü. Yerinde doğru ve düzgün konuşmayı, lakayıt olmamayı, mesafeyi korumayı. (Bu mesafeyi koruma çalışma ortamında oturdu mesela.)
  • Basit düşünmek: Her haltın altında bit yeniği aramaktan, “Bu, budur”a inanamamak.
  • En ince ayrıntılara kadar düşünmek: 1000 yılda 1 kere olacak olacak bir olay için bile hazırlıklı olmak. (Bunu hala beceremiyorum ama iş hayatında, istenilen işi yeterince iyi olsun diye değil en iyi olsun diye yapma kültürü yerli yerinde. Ha işin verimi düşüyor, boşuna zaman ve kaynak akıtılıyor ama, bazen bu ayrıntılar asıl fark unsuru olabiliyor. Özellikle müşteri memnuniyeti için yapılanlar düşünüldüğünde…)
  • Saygılı ve ölçülü olmak: Biz saygıyı “yaşa ve oturulan makama” göre oturtmuşuz Türkiye’de. Oysa saygı bilgi birikimine ve yetkinliğe, toplum içindeki konuma göre verilen bir değermiş. “Öğretmene saygı yalnız okulda değil, tüm hayat boyu devam etmelidir” desturunu Japonya’da öğrendim. Bir toplumun geleceğini şekillendiren öğretmene, nasıl saygı göstermezsiniz? Bütün gelecek onların omuzlarında. Öğretmen (sensei) tüm yaşam boyu yaşayan bir sıfattır. Okul süresince sensei, sokakta hanım olmamalı.
  • Kişisel sınırları bulmak: Öfkemi, sevincimi, sabrımın sınırlarını, yapabileceklerimi, hayır demem gerekenleri görmek… Hala çoğu sınır muallakta, ama hiç değilse bir fikir var…
  • Yabancıya tahammül ve farklı kültürleri özümlemek: Kendinizi yabancı bir ülkede ve kültürde bulunca, sanırım kendi kültürünüze yabancı olanlara nasıl davranacağınızı da öğreniyorsunuz. Bu yalnız yabancı dilde konuşanları kastetiğim dar bir konu değil. Evlenip topluluk kuran çekirdek bir aile için de geçerli. İki yabancı kültürün kapışması söz konusu orada da. Yabancılara nasıl davranılacağını görmek, hoşgörülü ve öngörülü olmanızı da sağlıyor aynı zamanda.
  • Israr etmemek, bunaltmamak: Bir tabak daha? Ölümü gör, n’olur!!!
  • Pazarlık etmemek: Herşeyi pazarlık konusu, koz olarak kullanmamak. Bazı şeyleri olduğu gibi kabul edebilmek. Sorgusuz, acabasız işleyiş. Herşeyin pazarlıkla döndüğü bir ülkeden çıkınca “pazarlık ne?” denilince, insan afallıyor. Adam kazıklamak olmayınca -olsa da adam başı olmayınca ya da- yabancıya ayrı, yerliye ayrı muamele olmayınca insan şaşırıyor tabii.
  • Alaylı değil, okullu olmak: Türkiye’de yetişmiş biri olarak; her hangi bir durumda anlık, geçici, pratik bir çözüm getirmeye alışmış biri olarak, kullanım kılavuzunu okumayı öğrendim. Belki hemen aleti hemen kullanamasam da 2 ay sonunda alaylıya epey bir fark atabildiğini artık biliyorum. Ciddi bir anlayış farkı…
  • Dakik ve tedbirli olmak: Buluşmaya saatinden önce gitmek, yolda çıkabilecek aksaklıklara karşı hazırlıklı olmak. Kısaca basit bir söze sadık olmak.
  • Dürüst olmak: En azından en yakınınızdakilere karşı, kendinize karşı. Kendi kendini kandırmamak bir nevi. Şark kurnazlığı yapmamak. Ali cengiz oyunlarına bel bağlamamak.
  • Birlik olmak ve işbirliğine açık olmak: Akıl akıldan üstündürü bilmek. Bilmediğini bilip, yardım alabilmek. Takım olabilmek, eşgüdümle aynı hedefe giderken birilerinin ayağını kaydırmaya çalışmamak. Birlik olmaktan korkmamak. “Bir” kalmaktan kaçınmak. Sevinci, gururu, kazancı, kaybı, acıyı hep beraber omuzlamak. Kısaca paylaşmak.
  • Nazik olmak: Göstermelik bile olsa, yalan bile olsa, nezaketi, alçak sesle tartışmayı, küfretmemeyi becerebilmek.
  • Erdemli ve ahlaklı olmak: Bu en zor konu. Kendimizi kandırmayalım. Kimse kimseye karşı alabildiğine açık değilken, Japonlar çok dürüstlerdir demek de, ahlakları çok üstündür demek de büsbütün kendi içinde çelişen bir ifade olur. 125 milyonluk ülkede bu kadar kolay değil.

Duygularını ve asıl niyetlerini ustalıkla saklamayı beceren bir millet var bu adalarda sonuçta. Ama hiç değilse erdemli olabilen bir toplum yaratmışlar. Bu toplum, bireysellikten ödün vererek, tam bir birlik olunursa hayatta kalınabilecek bir coğrafyada şekillenmiş. Depreme, tayfuna, kışa, kıtlığa tek başına karşı koyabilmesi mümkün değil kimsenin.

Bu beraberlik ve birlik olma içgüdüsü de saygı ve “başkasını zora sokmama” ilkesi üzerine kurulu bir ahlak anlayışını doğurmuş. İçi boş hurafelerden uzak. Tamamen işlevsel. Toplumun birliğini devam ettirecek, toplumda ortak hayatı sürdürülebilir kılacak kurallar ahlakın temeli. Ahlakı dine dayandırmaya çalışmaktan çok daha kolay, doğal. Kabul edilebilir.

Japonya’nın En Büyük Katkısı

Hiç şüphesiz ailem ve aileye bağlılığım. Sorgusuz sualsiz eşim Yuka ve kızım Derin. Her şey yalan olsa, hiç bir şey katmamış bile olsa; Japonya, bana aile verdi, ailenin önemini değerini belletti. Gurur duyduğum, umut dolduğum bir ailem var.

Daha ne versin?

Kısa tutmak isterken yine aldı başını gitti yazılanlar. Ama Japonya’nın kattıkları bu listeden çok daha uzun, çok daha derinde. Çoğu özümsenmiş olsa gerek ki yalnızca bunlar çıktı ilk aklıma gelenler olarak.

Bunlardan başka bir de alıp götürdükleri var Japonya’nın. O da bir sonraki bölüme… “Bölüm 3: Uğruna feda edilenler“.

10 Yılın Ardından – Bölüm 1: Ne Umdum, Ne Buldum?


2004 Nisan’ında ilk kez turist olarak Japonya’ya geldim. 2005 Nisan’ında ise artık uzun süreli bir yaşam için Japonya’ya ayak basmıştım. 26 Mart 2014 itibariyle Japonya’yı ilk kez yerinde görüp, idrak etmeye başlayışımın 10. Yılı olacak. Biraz kendimle hesaplaşmanın zamanı gelmiş demek ki…

Niye Derledim On Yılı.

Geçen 10 yılda Japonya’da ne aradım, ne buldum, ne öğrendim, ne şekilde değiştim; sıradan bir yabancı olarak bulunduğum sürede ne kadar Japonlaştım, aklıma gelenleri sıraladım…

Uzun bir yazı ve çok kereler, düzeltmelerle, kopuk kopuk kaleme aldım. Özellikle günlük tutma alışkanlığım olmadığından pek çok nokta yazarken aklıma, karışık sırada geldi. Bu nedenle kopukluk, tekrarlama olabilir hoşgörün.

Bu yazıyı yazmamdaki bir diğer sebep de ileride kızım Derin, babasının yıllar içinde hangi yollardan geçtiğini, nasıl değiştiğini, geleceğini nasıl şekillendirdiğini bir de kendi ağzından dinlesin, bilsin diyedir. Kısmet olur da okur umarım.

 Hep soruldu, sorulur: Neden Japonya?

İddialı bir giriş olacak ama rastlantılar sonucu yolu Japonya’da son bulmuş biri değilim. Kısmen tasarlayarak, kısmen kumarda doğru ata oynayarak, kısmen kaz gelecek yerden tavuğu esirgemeyerek kendime Japonya yolunu açtım. Bunu gizlemiyorum ama bir övünç meselesi de yapmıyorum.

İlk Japonya ilgisi 1999 sonunda ODTÜ’de henüz lisans ikinci sınıf öğrencisiyken ortaya çıktı. Gelecekte (yani şu anda) yapmak istediğim Metalurji Mühendisliği üzerine çalışmak ve çevre ile ilintili bir işle ilgilenmekti hedef. Metalurji alanında lider ülke ise Japonya olagelmiştir. Bu nedenle, ek yabancı dil olarak Japonca öğrenmeye başlamam, hedefe doğru atılan ilk adımdı.

Sonrasında ODTÜ Türk Japon İletişim Topluluğu’yla (adı ve içeriği değişse de ODTÜ Japon Kültür Topluluğu) içli dışlı olmam, Ankara’daki az sayıda Japon ve Japonya ile ilgili kişilerle bir bağ kurmama yardımcı olmuştur. Haliyle ne tür olanakların olduğunu, nelerin yapılabileceğine dair zaman içinde bir fikre de ulaşmak mümkün oldu. Yine bu süreçte tanışmış olduğum Japon arkadaşlarımın ve Türk öncüllerimle (senpai) ardıllarımın (kouhai) katkısı da yadsınamaz.

Doğru zamanda, doğru planlama ve doğru bağlantılar ile kendimi 2004 yılında Monbukagakusho: MEXT (Japonya Eğitim, Bilim, Teknoloji ve Spor Bakanlığı) bursu mülakatında buldum. O mülakatta da sorulan ilk soru “Neden Japonya?” idi.

Nedeni o zamanlar daha basitti. “Alanımda en iyi olmak için, alanında en iyi olan yerde olmalıyım.”

Tabii aynı zamanda alanında en iyi yerler içinde ABD ve AB ülkelerindeki üniversiteler de vardı. Ancak buralarla kıyasla Japon üniversitelerine daha az yabancı öğrenci başvurusu olduğundan, rekabette ufalanıp gitmemek, arada kaybolmamak için ilk ve gerçekçi tercih Japonya idi. ABD’de Tokyo Üniversitesi ile eşdeğer bir üniversiteye yapılan başvuru sayısı tüm Japon üniversitelerine yapılanlardan çoktur; tahmin edebilirsiniz. Yani gerçekçi olup, rekabet şartlarını değerlendirdiğimi ve rekabetten kaçtığımı itiraf etmeliyim. Her neyse, yanıtlar tatmin edici olmuş olmalı ki mülakat olumlu geçmiş, 2005 yılında Tokyo’nun yolunu tutmuş oldum.

Ne Umdum, Ne Buldum?

Japonya ile ilişkim 1999 sonunda ilk kez başladıktan sonra 2005’e dek tek yönlü bilgi alımıyla, kendime Japonya’yı tanıttığıma inanmıştım. Bilgiler, kaynakları daha çok ansiklopedik olan ve akademik bilgilere dayanan, günlük hayattan kopuk veya güncel olmayanlardı. Bu süre içinde Japonca öğrenmeye başlamam, hem dilde hem kültürde kendimce epey de ilerleme kaydettiğimi sanmam, sanıyorum en büyük yanılgılarımın başında geliyor.

4 sene boyunca karınca kararınca çalışılıp öğrenilen Japonca ile Japonya’ya geldiğimde “sıkıntı çekmem!” ya da “daha az sorun olur” sanıyordum. 2004’te ilk turistik ziyarette Narita’dan şehir merkezine giderken, daha yolun başında, öğrendiğim tüm Japonca bitmişti. Ne sokaktaki dil kitaplara, ne kitaplardaki cümleler içinde bulunduğum duruma uyuyordu. Japonya’da gerçek hayatın ilk sillesi ile rüyadan uyandım.

O ilk ziyaret, ki gelecekte araştırmacı olarak çalışmak istediğim alandaki en iyi üniversiteleri ve laboratuvarları yerinde görmek için tümüyle cepten harcanan “kaz gelecek yerden tavuğun esirgenmediği” bir gezidir, hayatımın sonraki 10 yılnı ve belki ötesini şekillendirdi. Hayatımda verdiğim en doğru kararlardan biridir. İmkanınız varsa, sıradışı bir değişim planlıyorsanız, gidin yerinde görün. Bir müsibet, bin nasihatten iyidirin ta kendisi.

Biliniz ve emin olunuz ki, kitaplardan ve Japonya’daki yaşama alışmış birinin ağzından aktarılan Japonya, o standartlarla tanımlanan ülke, tamamen bir hayal. Bu belki diğer ülkeler ve kültürler için de söylenebilir. Umduğunuz ve karşınıza çıkan gerçek her zaman örtüşmüyor. Gelinceye kadar yaşamına, kültürüne, diline dair ön hazırlık yaptığınız halde, bildiğinizi sandığınız çoğu şeyin, eksik ama çok eksik, veya eski ve basmakalıp bilgiler olması -ve hatta yanlış olmaları-, umduklarınızla bulduklarınız arasında dağlar kadar fark yaratıyor.

Cahil gelmek ne kadar kötüyse, bilmişlik de o kadar kötü.

Bu yabancı bir ülke hakkında ve Japonya ile ilgili aldığım ilk ve en yol gösterici dersti.

Sonraki bölümde diğer derslerden dem vuracağım… “Bölüm 2: Japonya Ne Öğretti?”.