Basitten Karmaşığa Japon Şirketlerinin Yönetim Modelleri Üzerine

10 05 2012

Uzun zamandır Japonya’ya ilişkin ekonomik veriler, ülkenin ve önde gelen şirketlerinin içinde bulunduğu durum Japonya’nın parlak günlerinin sonunu işaret etmekte.

Özellikle Japon şirketlerinin iş modelleri ve işletme yapısı çok farklı açılardan sorunlar içermekte. Bunun için çeşitli örnekler verilse de kendi gözlemlerimle önde gelen Japon şirketlerinin yönetim modellerini anlaşılır bir şekilde paylaşmayı düşündüm.

Örnekleme için ulaşım araçlarını seçtim. Şirketlerin yönetimi ile araçların yön bulması, ilerlemesi ve işleyişini kavramsal olarak eşledim. Kişisel olarak kesin doğrudur demiyorum, eğer tanımlama ve çözümlemede hatalar, eksiklikler görürseniz yorumlarınızla yön vermekten çekinmeyiniz.

Basitten karmaşığa, ulaşımda kullanılan araçlar ve karşılığı şirket yönetimleri.

1- Bisiklet: En düşük sermaye, en az taşıma kapasitesi. Tek kişiye bel bağlamış, büyüme potansiyeli düşük, sürdürülebilirliği ve uzak görüşlülüğü en alt seviyede olan işletme… Yeni doğmuş “Venture Capital” türevleri.

2- Balon: Görece düşük sermaye, az büyüme kapasitesi ancak iyi bir rüzgar okumayla, yakalanan rüzgarla yükseklere çıkma olasılığı. Yönetimi en güç olan, ilerleyiş yönü dış etkilere tamamen açık, kestirilemeyen, çok bilinmeyenli kaotik işletme. Bir çok açıdan küçük işletmelerin tamamı.

3- Otomobil: Bariz tek adam yönetimi. Avantajları ralli sürücüsü bulunduğunda çok hızlı karar alma ve yönelebilme… Ancak dezavantajları daha fazla. Sürücünün keyfiyeti, iş çevresini gözlemlemek amacıyla kullanılabilir araçların azlığı, benzer işletmelerin çokluğu ile trafiğe ve rekabete takılma ve yeni sürücü yetiştirememe durumu… Bariz örnek Suzuki. 85 yaşındaki Osamu Suzuki sonrası Suzuki’nin ne olacağını kestirmek çok güç.

4- Tren: İşlerin yoluna koyulması sonrası girilen rotada, makinist olsun ya da olmasın yolunu bulan işletme tipi. İlk yatırım ve iş planı kurulduktan sonra arkaya istenilen büyüklükte işletme eklemek olası. Önde ana bir üstlenici “lokomotif”, arkada katarlar, ağırlaştıkça ağırlaşan, çevikliği kalmayan ağır katarlar. Yavaş yavaş tüm grupta yavaşlama, ilk yoldan çıkmada tüm işlerin batması… İşleri rayına sokmak için bir kaç katardan fedakarlık etme gerekliliği… Örnek: Berbat haldeki Sony.

5- Uçak: Elde bin bir çeşit piyasa gözlem aracı olsa bile hava bozukken aletli uçuşa bağımlı olmak. Taşınan sorumluluğu pilotun tek başına omuzlayamaması, sezgilere yer olmaması. Pilotun ardında denetçilerin, yardımcıların, kumanda masasının olması. Birden çok destek olsa da ancak belirli bir rotada uçma zorunluluğu. Kısaca kurulların, emirlerin dışına çıkamama, uçağın hareket kabiliyetini tam anlamıyla kullanamama… Olası bir kazada tek isim altındaki işletme olmasından dolayı, havayolunun adının lekelenmesi. Yeniden diriliş şansının hemen hemen bitmesi. Örnek: Michael Woodford‘lu Olympus.

6- Gemi: Elde uçağınkine benzer bin bir çeşit piyasa gözlem aracı, hava sorunsuzken göz alabildiğince açık bir ufuk, taşınan sorumluluğu pilotun tek başına omuzlamaması, ardında denetçilerin, yardımcıların, kumanda masasının olması. Birden çok destek ile öncelikli bir rotada hareket imkanı; ancak havanın ve şartların gidişatına göre rotayı değiştirebilme esnekliğinin kaptanda olması… Batarsa tüm sorumluluğun kaptanda olması, şirketin ana gövdesinin az hasarla yola devam edebilirliği. Örnek: Carlos Ghosn sonrası Nissan.

Aklıma gelenler bunlar. Daha çok örnek eklemek mümkün ancak ben ne bir işletmeciyim, ne de bir analist. Gözlemlerim böyle…





Jenaratör varken nükleere ne gerek var

5 05 2012

Reblogged from Dört Mevsim:

Endütriyel gelişmemizin ardındaki gizli kahraman “jenaratör” dür. Devletin enerji politikasına güvenemeyen, kurulu tesislerden düzenli ve yüksek kalitede enerji elde edemeyen sanayici çözümü fabrikasına jenaratör yerleştirmekte bulmuştur.

Türkiye’deyken özel bir bankada Sermaye Piyasaları ve Menkul Kıymetler Müdürü olarak çalışmıştım. Bu sayede Gaziantep’den İzmir’e, Bursa’dan Antalya’ya, Denizli’den Istanbul’a, oradan  Trabzon’a Türkiye’nin pek çok beldesini gezmek, oralardaki fabrikaları, sanayi şirketlerini, organize sanayi bölgelerini yerinde incelemek fırsatım olmuştu.

Read more… 1,739 more words

Hep Japonya üzerine yazılar yayımlayacak değilim. Bu sefer ki, Erol Emed kaleminden...




Japonya’da Hizmet Anlayışı

3 04 2012

Damdan düşer gibi girmeyelim konuya; bir ön açıklama getirelim.
Japonya’da ekonomik gelişme ve hızlı büyüme ile alım gücü 80′lerde tavana vurmuş bir orta sınıf ve bu sınıfa farklı hizmetleri, farklı tarifelerden sağlayarak oluşmuş bir hizmet sektörü var.

Ancak, şimdilerde bu, gerçekle pek de bağdaşmayan, biraz kalıplara sıkışmış “demode” bir bilgi. Güncel olanı: Japonya’da ekonomik gelişme ve hızlı büyüme ile alım gücü 80′lerde tavana vurmuş bir orta sınıf ve bu sınıfa farklı hizmetleri, farklı tarifelerden sağlayarak oluşmuş fakat çoğu 80′lerin ışıltılı günlerine çakılı kalmış, yaşlanan bir hizmet sektörü var.

İyi ya da kötü, geçmiş 20-30 senede hizmet odaklı sektör temsilcilerinden çok azı karlı ve sürdürülebilir bir iş planı geliştirebilmiş. Eski tip yönetim yapısı ve zihniyetindeki işletmelerin yalnızca küçük bir kısmı hizmette fark yaratarak sapasağlam ayakta kalmış. Aralarından iş ağını, bakış açısını, müşteri profilini geliştirip, genişletebilmiş az sayıda işletme çıkmış.

Bu başarılı iş modellerini üretebilmiş bazı şirketler yönetim ve iş modellerini, başta Çin olmak üzere, Doğu Asya’ya birebir taşımakta veya ihraç etmekteler.

Hızle gelişen ve orta sınıfın hızla zenginleştiği ülkelerde, Japonya’da edindikleri acı tecrübeyi paraya çevirme şansı sürdürülebilir hizmet anlayışını benimseyen şirketlerin ayağına geliyor. Bize de bundan ders çıkarmak düşüyor.

Nedir Japon hizmet seltöründe fark yaratan unsurlar, maddeleyerek açıklayalım.

1- Müşteri hizmeti gönüllü olarak almaya gelendir. Hizmeti almak zorunluluğu yoktur. Seçme, yerme, yüceltme hakkı yalnız müşterinindir. Müşteriden şikayetçi olmak kibirden öte bir şey değildir.

2- Hizmetiniz ne kadar iyi olursa olsun müşteri iyi hizmetten çok, kötü hizmeti hatırlar.

3- Müşteri ürünü gördüğü andan itibaren sahiplenmeye meyillidir. Satışa yönlendiren kişinin tavrı hizmeti alıp – almama kararında etkendir.

4- Müşteri hizmetten haberdar olmak zorunda değildir. Hizmeti anlamak ve idrak etmek zorunda da değildir. Ancak hizmeti sağlayan hizmetinin en ince ayrıntısına kadar bilmek ve açıklamakla yükumlüdür.

5- Hizmet, kişiler arası bir ilişkiden çok nesiller arası bir ilişkidir. Hizmet biraz aile yadigarı tattır. İyi anı gibi, iyi hizmet de ancak çok sonraları hatırlanır.

6- Hizmeti veren, veriş şeklini bilmiyorsa hiç hizmet vermemesi, zoraki vermesinden yeğdir.

7- Para nasılsa geliyor diyerek hizmette yenilik, değişiklik yapmamak sona doğru ilk adımdır.

8- Hizmette müşteri rakibe kaptırılabilir, çalınabilir. Yeniden aynı müşteriyi kapmak için rakibe müşteri olarak gitmek, farkı öğrenmek, müşteriyi yeniden kazanmadaki ilk adımdır.

9- Herşeyden önemlisi, müşteriye karşı iyi niyetli olmak gereklidir. Öngörülü ve temkinli olmak yararlıdır ama aynı anda hem sabırlı, hem özenli, hem de seviyeli ve hoşgörülü olmak çok ama çok zordur. İyi hizmetin temelinde yatan budur.

Şimdi şu 9 madde içinde bunları başaran kaç hizmetimiz var?

Çalıştığı inşaatın orta yerinde insani ihtiyacıni gideren mi, yoksa “biz bu yapıda misafiriz diyerek, inşaatta terlikle gezen mi hizmet sağlıyor?

Ya da kıyafeti üstünde deneyene ikinci rengi kaf dağından getiren tezgahtarı hizmet sağlayan, bedeninize uyan olası tüm renkleri kabine taşıyan mı?

Biraz düşünmekte fayda var, eğer hızlı büyüyen bir ekonomiyi sürdürülebilir kılmak istiyorsak…





Türkiye’nin Altın İhracatı

22 03 2012

Türkiye, dünya altın pazarında 2000 yılına dek iç pazarı oldukça güçlü ve geleneksel yatırım amaçlı oyuncu olarak altın lira ve mücevher saklama kültürü olan bir ülke profili sergilemekte idi.

2000 yılında ortalama ihracatımız 0.5 milyar US$ (50 ton) civarındayken, 2001 yılındaki vergi muafiyetini takiben altın ihracatı (ithalatı) düzenli ve logaritmik bir artış sürecine girmiştir.

Dünya pazarında artan altın fiyatlarının da yansımasıyla ihracat değeri 2004′te 1.0 milyar US$, 2007′de 2.5 milyar US$ ve 2009′da 6.0 milyar US$ (~200 ton) barajlarını geçmiştir. Kısaca dolar bazında 10 yılda 12 kat ihracat artışı yaşanmıştır. Aynı dönemde altının onsu 275 US$ civarından 1150 US$ mertebelerine gelirken (5 kat kadar bir artış), ihracat artışının 10 kat oluşu dikkat çekicidir.

TÜİK verilerine göre değişim özellikle 2007′de başlayıp, 2008′de hız kazanıp 2009′un ilk çeyreğinde patlama halini almıştır. 2009 ilk 2 ayında yapılan ihracat 2.6 milyar US$ ile 2008′in yarısını, 2007′nin tamamını yakalamıştır. Özellikle 2009′da ithalatın neredeyse sıfır düzeylerinde kalması akıllara bu kadar altının nereden çıktığını getirmektedir.

Başa dönülecek olursa altın lira ve ziynete yatırılan kara gün dostu yatırımlar, 2009′da krizin teğet geçtiği günlerde gün yüzüne çıkmıştır. Yine ayni kriz ortamının yarattığı iç ve dış pazarlardaki daralmadan dolayı, ya da daha akla yatkın deyişle alım gücündeki düşüşten ötürü, yastık altından çıkan altın iç piyasada tüketilememiş, Türkiye’deki altın rafinerilerinin (Nadir Metal ve İstanbul Altın Rafinerisi) kurulu kapasitelerini de düşündüğümüzde, geri dönüşüme gönderilmek üzere yurt dışındaki rafinerilere hurda altın olarak satılmışlardır.

Bu tür ihracat patlamalarını her ekonomik kriz dönemimde görmek -krizin etkilerinin derinleşmesine paralel olarak- ön görülebilir. Bu tür oynamalar, yastık altının, kayıt dışı kaynakların yaygın olduğu ekonomilerde olağan sanırım. Ama yine de ülke alışkanlıklarıyla ve yaşam şartlarıyla beraber ele alınması gereken, hareketler… Ekonomist olmayan birine bile epey ilginç gelen bir konu.





Bölüm 8 – Tokyo’da Hayatta Kalmak

15 03 2012

7 bölüm boyunca Tokyo’dan, ama iyi ama kötü, bahsettik. Yeri geldi gündüzüne, yeri geldi gecesine el attık. Bunların tamamında bir yığın bilgi kırıntısı var. “Çok genel bilgiler bunlar, biraz da ufak ipuçlarından alsak” diyenler için derledim bu bölümü…

Tokyo’ya ilk kez geleceklere tavsiyeler

  • Tokyo’da hemen her yer güvenli. Ama bu demek değildir ki, çıkart paracıklarını tomar tomar elinde gezdir. Ya da kalacak yer ayarlma sokaklarda sabahla. Biraz derli toplu hareket ettikten sonra; çok abartılı azıp, kendini kaybedip taşkınlık yapmadıktan sonra başına bir iş gelmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
  • Tokyo’da kent içi ulaşım için enayilik edip taksiye binmeye, cengaverlik edip araba kiralamaya yeltenmeyin. Hem yolları bulmak için dört dönüp gereksiz strese gireceksiniz. Hem de bir dünya para bayılıp, trene göre daha geç varacaksınız. Siz siz olun trenlerin suyunu çıkarın.
  • Şehrin hemen her köşesinde bir istasyon, bir demiryolu var. Kullanın. Kullanmaktan korkmayın. Ancak trenle ulaşımda bazı püf noktalarına dikkat edin. Birincisi kullandığınız demiryolu şirketi hangisi. Şirketin başka hatları var mı? Aynı isimde istasyonların olduğunu, olabileceğini ama işleten şirketin farklı olabileceğini unutmayın. (Mesela JR Kamata, Keikyu Kamata gibi). Sonra kullandığınız istasyon çıkışlarını unutmayın, numarasını adını belleyin. Yolunuzu kaybederseniz sormak için en azından bilin. Büyük istasyonlarda, misal İkebukuro, 40 tane çıkış olduğunu söyleyelim ki, önemini anlayın.
  • Metrodaki ya da trenlerdeki aktarma yapılabilecek istasyonları gözünüze iyi kestirin ve bindiğiniz trenin gitmeyi düşündüğünüz istasyonda duracağından emin olmadan o trene binmeyin. Bazı istasyonlarda ekspres trenler durmayabilir ya da haftanın belirli günlerinde durabilir. Sonra istasyonu kaçırıp, keçileri kaçırmayın.
  • Sonra illede trene binmeliyim düşüncesine kendinizi kaptırmayın. Bazen yürüyerek gitmek, ucuz, hızlı ve keyifli olabilir. Özellikle şehir merkezinde bazı aktarma noktalarında yürü yürü gitmek bilmiyor. Yer altında 1 km yürüyüp, iki durak için para vermektense, yukarıdan yardırın. Hem şehri görür, tanırsınız, hem paranız cebinizde kalır. Yalnız şehrin banliyölerine, yani dışına doğru çıktıkça istasyon arası mesafelerin arttığını unutmayın. Yürürüm ben diye yola çıkıp, helak olmayın.
  • Trenleri kullanırken, metro için günlük sınırsız indi – bindi hakkı sağlayan biletleri tercih edebilirsiniz. 4 kereden çok binişlerde ucuza gelecektir. Bu tür biletlerin tren hattını işleten şirketlerin biletleri olabileceğini ve diğer şirketlerin trenlerinde, istasyonlarında işe yaramayacağını da unutmayın. Sonra istasyonda Perişandı Gördüğümde filminin Tokyo versiyonunu çekmeyin.
  • Trenlerden başka otobüs de kullanışlı olabilir yer yer. Alternatifleriniz arasında bunu da bulundurun. Özellikle istasyonlardan biraz uzak bölgelere gidişte kullanmak zorunda kalabilirsiniz.

  • Mevsim ve hava şartlarına göre kalabalıklar değişse de şehrin en yakınında olan, en revaçta turistik kaçış noktaları şöyle:
  1. Batı:  Hakone – Fuji Goko Göller bölgesi, İzu Yarımadası
  2. Kuzeybatı: Kawagoe – Chichibu,
  3. Kuzey: Kusatsu – Minakami – Karuizawa
  4. Kuzeydoğu: Nikko – Aizu Wakamatsu – Nasu Shiohara Kogen,
  5. Doğu: Sakura – Narita – Mito çevresi,
  6. Güneydoğu: Boso Yarımadası,
  7. Güney: Miura Yarımadası, İzu adaları
  8. Güneybatı: Kamakura – Enoshima – Zushi
  • Bu turistik noktalara ziyarette bulunacaksanız, gidiş – geliş tren biletleri ve bölgedeki ulaşım araçlarını kullanmanıza olanak sağlayan çok günlük özel free pass’lar var. Ciddi indirimler sağladıklarından, edininiz. Yalnız, şehirden günübirlik kaçamak yapmak için gidecek olduğunuz bu listede yer alan yerlere eğer resmi tatil günlerinde gitmeyi düşünüyorsanız; trenlerin, otobüs ve otoyolların kalabalık olacağını, insan yığınlarının buralara aktığını unutmayın. Sanki bir siz biliyorsunuz oraları… Yine bu popüler yerlere konaklamalı gitmeyi düşünüyorsanız, kalacak yerinizi erkenden ayarlayın. Sonra ayazda kalıp üşütüyosunuz, anneniz bana kızıyo.

  • Şehir merkezinde her tür konaklama imkanı var. Konaklama yapacak olduğunuz otel ne kadar şehir merkezinde ise o kadar pahalıdır. Business otelleri tavsiye ederim. Temiz, güvenli ve görece ucuzdurlar. Standart odalar 12-15 m2 arası olur. Fiyata internet ve ucuz bir sabah kahvaltısı dahildir. Odada havlu, diş fırçası-macun, ultra dandik permatik, terlik ve uyurken giymeniz için yukata bulunur. Bu tür otellerin şehrin her tarafına yayıldığımı söylemek mümkün.
  • Bir başka alternatifiniz de Japon işi kapsül oteller. Fiyatları, boyutlarıyla orantılı. Genellikle Yamanote Hattı üzerindeki ana istasyonların çevresinde toplaşmışlardır. Business otellerinde kalmak pahalı gelirse deneyebilirsiniz. Ama çok da matah şeyler değil laf aramızda. Hani deneyim olsun bir gece de tasarruf edelim derseniz tamam. Ama herşeyin fazlası zarar.
  • Ucuz otel arama konusunda Tokyo için standart fiyatın adam başı 4000 JPY ve üzeri olduğunu söyleyeyim. Bundan ucuzsa ya merkeze uzaktır, ya bir bit yeniği vardır. Misal otele giriş saati gece 10’dan sonra, sabah 10’dan önce gibi. Bir de ucuz otel konusunda love hotel husus var, gözden kaçırmayın.
  • Ya amma ucuzcu adamsın diyenlere, Tokyo Büyükşehir Belediyesi Shiodome Huzurevi, The Ritz Carlton’ı öneriyorum. Burada da, allah seni inandırsın, her tür bütçeye uygun yer var. (Şu blogu okuyup da Ritz Carlton’da kalan varsa, benimle irtibata geçsin, kitap için sponsorluk görüşmesine ayağına kadar gitmeyi vaadediyorum. Ne vaat be!)
  • Yeri gelmişken diğer konaklama biçimlerini de ele alalım. Coach surfing için Japonya çok uygun bir yer değil. Unutmadan ekleyelim. Coach surfing için ek bir yatak, ek bir oda bulundurabilenler bu işe pek girecek tipte kişiler değiller, gözlemlerim bu yönde. Ama biz koyun koyuna yatarız ev sahibimle derseniz, tabii ki kalacak yer bulmanız mümkün. Bunun dışında sokakta da rahatlıkla yatabilirsiniz, ancak arada polis gelir durumunuzu kontrol eder. Tipinize göre uyandırır, başka yere gitmenizi rica da edebilir. Sizin güvenliğiniz için olduğunu untumayın. Kırk yılın başında sokakta başınıza bir ayyaş musallat olur, iş açarsa diye.
  • Para konusunda ilk günlerinizde ihtiyatlı olun. Neyin ne kadar olduğunu, kişisel ilgi alanınıza giren etkinliklerde ne kadar harcama yaptığınıza dikkat edin. Son günlerde parasız kalıp, diken üstünde dolanmaktansa, arttırdığınız parayla daha önce yapmadığınız bir şeyi yaparsınız. Şu uyarıyı yazdım diye de Tokyo’nun çok pahalı bir yer olduğunu, milletin inim inim inlediğini de sanmayın. Ulaşım ve konaklama dışında, dışarıda sıradan bir yemek için adam başı, öğlen 1500, akşam 2500 JPY ile çok keyifli şeyler tadarsınız. Normalde öğlen 1000, akşam 1500 JPY gayet yeten bütçeler. Yine de yol yordam bilmeyince, ilk anlarda paraları saçacaksınızdır. O yüzden yazdım. Her akşam yemeği 2500 JPY sananları da Marunouchi Building’te bir Japon restoranına Fugu yemeye davet ediyorum. Ya bu kişi Ritz Carlton’da falan kalırsa, bana bir mail atsın, çekinmesin biz bizeyiz şurda.)
  • Son paragrafı da hastane, banka, karakol gibi kamusal hizmetler üzerine yazalım.
  1. İstasyon (Japonca Eki): Şehrin hareket noktaları her biri. Trenlerin işlediği saatler arasında açıklar. Fakat açık oldukları saatler boyu her tür hizmeti sağlıyorlar. Bir kere herşeyden önemlisi, her biri bir tuvalet ve danışma noktası. Tuvaletleri en pislerinde bile bizim temizlerimizden temiz. İçlerinde emanet dolapları boy boy. Eşyanızı koyup gidebilecek olduğunuz, size hareket serbestisi sağlayan şeyler bunlar. En çok kullanacak olduğunuz kamusal alanlar.
  2. 24 saat açık market (Japonca Konbini): İşte hayatınızı kurtaracak yegane yer. Tokyo için hemen her 500 metrede bir tane bulunan 24 saat açık marketler, verdikleri hizmetle müşterilerini kendilerine aşık ediyor. ATM bulunduranları, tabi komisyonunu cukkalayarak, 24 saat para sağlıyor, faturalarınızı ödemeniz için gişe oluyor. Yeri geliyor sıcak sıcak tavuk ızgara pişirip, dondurma satıyor. Göndermek istediğiniz belge için faks, fotoğraf için printer buluyor. Manga sevenlere ayak üstü okuma alanı sunuyor. İçeride günlük hayatta o an neye ihtiyacınız olacaksa o şey konbinilerde var. Don da var, dondurma da…
  3. Karakol (Japonca Koban): Gece hayatının çok civcivli olmadığı yerlerde yol bulmanız için yardımcı polisleri bünyesinde barındıran polis noktalarıdır. İstasyonlara yakın bir noktada bulunurlar. Cidden sıkıştığınız bir şey olursa, rahatlıkla gidin sorun. Yardımcı olmak için ellerinden geleni yapacaklardır.
  4. Hastane (Japonca Byouin): Oldu ya hasta oldunuz, başınıza bir iş geldi, hastaneye gitmeniz gerekti. Sağlık ya da kaza ya da seyahat sigortanız yoksa, hoşgeldiniz kıtalararası tip tip tıp şenliğine! Acil bir durumsa şayet ambulans çağırın. Kesinlikle çağırın. Çünkü çok büyük ihtimal kendi başınıza acil müdahale hizmeti veren hastane bulamayacaksınız. Hani inat ettiniz kendi başınıza sıradan bir hastaneye gittiniz, bu sefer de derdinizi anlatamayacaksınız. Çoğu hastanede Japonca dışında bir dil geçmiyor. Bunu bilerek, kendinizi yabancıların çok olduğu Hiroo, Roppongi bölgesindeki hastanelere atmaya gayret edin.
  5. Banka (Japonca Ginko): Geldik dünyanın en zengin ülkelerinden birinin en sefil hizmetine. Bankacılık tam bir fiyasko. Herşey kibarlık, titizlik üstüne tamam da kardeşim 9 – 15 arası mesai saati mi olur? ATM’ler akşam 5 hadi bilemedin 6 dedin mi neden kapanır? Döviz bozdurmak neden pasaport gerektirir ve yarım saat sürer? Bunları göze alarak gidin. Çok şahane oranlarla komisyonlarınızı gönül rahatlığıyla hibe edin.
  6. Drug store (Japonca Doraggu stoa): Bizdeki eczaneler ile karıştırmayın. Bunlar kişisel bakım ürünleri ile reçetesiz satılan, jenerik ilaçların bulunduğu dükkanlardır. Başınız ağrıyorsa, güneş yanığından muzdaripseniz, doğum kontrol yöntemlerine ilginiz varsa adresiniz buralar. Çoğu gece geç saatlere kadar, 10-11, açık. Ancak, reçeteli ilaç (insülin, tansiyon düzenleyici vb.) almaya ihtiyacınız varsa bunlar, gerçek eczanede.
  7. Eczane (Japonca Yakkyoku): Drug storelarda bulunmayan reçeteli ilaçları, doktor reçetesine (doz, miktar, tatbik türü vb) bakarak veren yerler. Erkenden kapatırlar. Sonra nöbetçi aramak durumunda kalırsınız. Sigortanız yoksa ilaç fiyatları cebinizi yakar aynı muayene ücretleri gibi.
  8. Elçilik (Japonca Toruko Taishikan): Türk elçiliği, Harajuku’da gayet merkezi bir konumda hafta içi Japonya ve Türkiye’de resmi tatil olmayan günlerde 09:30 -17:30 arasında açık. Sebebini kapıdaki görevliye ilettiğiniz sürece, içeri rahatlıkla girebilirsiniz. İçeride ne yapacaksanız artık…

Böyle işte ilk aklıma gelenler bunlar oldu. Hayata alışıncaya kadar dikkat edilse iyi olacak hususlar. Yine tek bir doğru olmadığını hatırlatayım. Banka’da harika vakit geçirenler de olabilir. Bizim gibi züğürt turistlerin en mutlu olduğu yerler, temiz istasyon tuvaletleri. Temiz, kokusuz, ücretsiz…

Haydi bakalım burada bitirelim. İzninizle mutlu olduğumuz yerleri keşfetmek üzere yola koyuluyorum. Tokyo yeter ulen senin için bu kadar!

- Anneeeee, biiittiii! -





Türklerin Suşi ile İmtihanı

9 03 2012

Bu sefer bir ilke imza atarak blogumuza misafir yazar alıyoruz. Önceki yazımda bahsettiğim Japon yemekleri için “senin seçmen pek Türk damak tadına uygun değil” eleştirisi almıştım. Ben de “tamam o zaman bir sonrakinde senin fikirlerini yazarım!” dediğimde, bu kadar keyifli bir suşi hikayesi çıkacağını tahmin edememiştim. Uzun lafın kısası uzun zamandır Japonya’da olup gerçekleri dobra dobra yazan Tuncer Baykaş‘ın kaleminden suşi rehberi.

Ek’te verili liste yine benim tarafımdan oluşturuldu. Tuncer’in damak tadı metinde, benimkisi listede… Allahım iyice japon olup çıkmışım haberim yok…


1) Haşi (çibuk) şart midur? Değildur da. Bir Japon atasözü(!) gelecekte diyecek ki, “tavuk, suşi, kelle bunlar yenir elle”. Eğer ben o çubukları kontrol edemiyorum diyorsaniz, rahat rahat elinizle yiyebilirisiniz. Bununla beraber çoğu Japon suşilerini çubukla yer.

2) Wasabi cok asabi mi? Has wasabi, iyi bir ustanın elinde güçlü bir silaha dönüşebilir. Eger hardalla aranız yoksa, az wasabili isteyin. Yoksa bütün sinüsleriniz açılır. Wasabinin gücüne inanmıyorsanız, google hazretlerine sushi roulette’i sorun.

3) Wasabinin hastasıyım, soya sosunun içine doldurayım mı? Saşimiyle olur da, suşi ile olmaz der ustalar. Yine de gittiğiniz suşiya’nın (suşici) kalitesine bağlı olarak yapabilirsiniz.

4) Soya sosunda balık olsam mı? Olun ama soya sosunda pirinç olmayın. Suşinin sadece balık tarafi soya sosuna batırılmalıdır. Bunu elle yapması kolay, haşi ile yapması ustalık gerektirir.

5) Suşi bekleme yapmaz! Eğer lüks bir restorandaysanız, önünüze gelen suşiyi bekletmeyin, Hattori Hanzo’nun kafasını attırmayın. Ustalarına göre suşi önünüze konur konmaz tadını kaybetmeye başlar, ne kadar çabuk yerseniz o kadar iyi.

6) Yanında ne içcez peki? Sushi-ro benzeri 100 yen suşiyalarda Nihonça (yeşil çay) bedava olarak gelecektir. Alkol alıcam diyorsanız, degüstatör Semi-sama’nin sake yazısını okuyun.

7) Masada gari (zencefil turşusu) buldum ne yapayım? Kendileri suşi arası yenmek üzere oradalar. Böylelikle farklı suşi tadları karışmaz.

8) Ortaya suşi tabağı geldi kendime suşi nasıl alıcam? Japon usulü der ki, çubukların ters tarafını kullan ki, double dipping olmasın.

9) Masaya oturduğunda havlu verecekler sakın şaşırma. Japon adeti olarak ellerini temizlemen icin ıslak havlu gelecek ellerini sil ve güzelce katla.

10) Çok konuştun, ne yiyelim? Türk olarak, pişmişlerden başlayabilirsin. Ebi olur, ama ebi olur, saba genelde pişmiş olarak gelir. Seni rahatsız ediceklerini zannetmem. Sonra bildiğin balıklara geç, ton (maguro), somon (sake) uygun olabilir. Tatlı niyetine omletli suşi gelecek. Onu da rahat rahat yiyebilirsin.

11) Suşi’de yenilik olur mu? Olur, çocuklar rahat rahat yesin diye bugün sushiro gibi suşiciler, patlıcanlı, janbonlu, köfteli suşileri sunmaktalar. Yaşlı Japonlar bu durum için “cuk cuk cuk” demekteler.





Hangi Japon Yemeklerini Tatmalı?

7 03 2012

Kendimi bildim bileli, yemek yemekten ve ara sıra da yemek yapmaktan büyük keyif alıyorum. Yerel yemeklerin dünya kültür mirasına olan katkısını dil ve müzik ile eşdeğer ve hatta üstün görüyorum. Aynı dili paylaşan insanların bile yemek kültürlerinde görülen akıl almaz çeşitlilik, her şeyden öte bana büyük keyif veriyor. O nedenle de yeni bir yere gidişte kaçarı yok o yörenin yemeği, yemek tarzı neyse tatmaya, denemeye gayret ediyorum. Bunu gurmelik olarak, “muhakkak gitmeliyim” alt metnine sokmadığım için de büyük keyif alıyorum.

Türkiye’de iken babamın aşıladığı bu sevgi, çok sonraları yerleştiğim Japonya’da da devam ediyor. Elimden geldiğince bulunduğum her yeni Japon yemeğinden tatmaya çalışıyorum. Ama yeni tatlardan önce geleneksel tatları tanıtmak gerekli. İşte gezi rehberleriyle aynı dönemde ortaya çıkan bir liste daha. Hangi Japon yemeklerini yemeli?

“Neden Japon yemekleri, ama onlar çok kötü” ya da “Japonya’da başka yemek yok mu?” denildiğini duyar gibiyim. Aklımda olan bir önyargıyı yıkmak. Japon yemeklerinden Türk damak tadına uygun olanları sıralamak. Sonuçta Japon mutfağı, yalnızca Türkiye’de değil, dünya genelinde büyük bir önyargıya kurban gitmekte.

Önyargının temelinde Çin yemeklerinde akla gelebilecek her şeyin yiyecek olarak karşınıza çıkma olasılığının olması. Oysa ki, Japon mutfağı, yemeklerde kullanılan malzemeden, sosa; hazırlanışından, sunumuna hemen her noktada Çin mutfağından farklı. Çoğu noktada bizim damak tadımıza daha uygun.

Listeyi gelenekselleşmiş Japon yemeklerinden oluşturdum. Bizzat tattıklarımı puanlayarak değerlendirmeyi uygun gördüm. Bizim -ya da kişisel olarak benim demeliyim- ağız tadımıza uyanlar ile uzaktan yakından alakası olmayan yiyecekler için puanlamayı şu şekilde yaptım:

  • + + + : dere tepe ara bul, yemeden gelme…
  • + + : fırsat olursa muhakkak ye…
  • + : ye ye, çekinme…
  • o : kişiye göre…
  • - : tadına bak, ama ısrar yok…
  • - – : alternatifin varsa başkasına geç…
  • - – - : iyi düşündün mü, bir daha düşün bak…

Bu sıralamada benzer puanları almış yiyecekler arasında her hangi bir ayrım yapmadım. En iyi ya da en kötü gibi bir amacım da yok. Hem bunu yapmaya yüzüm de yok… Vakti zamanında benim deliler gibi sevdiğim, ki hala çok da severek yemekteyim, bir yemeği, anneme tattırdığımda tepsisiyle kafama geçiriyordu. Yani liste kişiye özel olmuş olabilir. Anlayışla yaklaşalım…